6 Kasım 2010 Cumartesi

Yabancı

Zamanin hastaligiydi yabancilik, yabancilasmak. Her yerinden birbirine baglandigi iddia edilen sosyal yasamlarin tam gobeginde yasiyorduk. Hepimizdik.


Defterimi acip icine, "Bugun yeni bir gun" yazdim. Onceden yazdigim sayfalarin kabarikligi yaninda, kalan sayfalarin azligi canimi sikmaktaydi. Demezler miydi "tertemiz bu sayfayi" diye. Oyle degildi iste. Gecmisin tum agir yukleri o bembeyaz sayfaya sinmisti. Uzerinde gezdirirken elimi, gecmis yasanmisliklar geldi aklima. Cok baskili bir nokta vardi. Bir cumleyi bitirmis miydim, bitirmeye mi calisiyordum, kafamda veya defterimde bilmiyorum.


Kafami mesgul eden seylerden siyrilmak istiyor gibiydim. Ama asil istedigim, kafami mesgul eden seyleri kagida dokmekti. Ben yazarak anlayan kisiydim tum ogrencilik hayatimda. Ders zamaninda degil de genelde ders harici zamanlarda.


"Yeni bir sayfa actik" lafini hep garip gelmistir. Surekli yeni bir sayfa acilir zaten. Ama defter ayniysa ne anlami vardir ki, bir geri sayfada acilar varken yokmus gibi davranmanin? Unutmak istedigimiz herseyi bir sonraki sayfaya gecerek unutuyor, gormezden geliyorsak, ne kadar duzgun bir yasantiya, ne kadar gercek bir yasantiya sahibizdir ki?


Biliyorum icinizde temiz sayfalari ikiser kelimeyle gecen arkadaslar var. O sayfalarin bos kisimlarina bir ellerini gezdirsinler ve gozlerini kapatsinlar. Neler hatirlatacak o belli belirsiz isaretler. 2 ser kelimelik yaldizli yalanlarin ardinda ustu ortulen ne gibi pislikleri hatirlayacaklar. Bir ilkokul cocugunun, o kokusuz, sert silgisiyle silecegim diye paramparca edecegi defteri siz nasil kotu kullaniyorsunuz?
Hatirlayin, 1 yili askin sure gecti uzerinden, 13 ayi devirdik. Benim tribunumde birileri benden bir kac tanesini dovdu. Birileri emri verdi ve bu insanlari dovdurdu. Belki dovulenler yok simdi o tribunlerde. Belki de o yalanin icine kendilerini biraktilar, sadece bir damla mutluluk icin. Sonra bir gazeteci cikti ve bunlari aciga cikaracagim dedi. Umutlar baska yone kaydi. Aciklamadi, aciklayamadi. Zaten hayatin hangi evresinde olursak olalim, gazeteci guvenilir insan olamazdi. Eger guvenilir kisi bir gazeteciyse, sucu kendinde aramaliydi herkes. Tipki Ugur Dundar orneginde oldugu gibi.
Gecenin bir korunde, karsi caprazdan gordugum olaylari hatirladim yine. Unutamayacagim seyleri tekrar hatirladim. Belki hatirlamak isteyen olur diye de buraya yazmak istedim.


Herkese iyi uykular

29 Ekim 2010 Cuma

Sıcak Çikolata

Manyak miydik, neydik bilemiyorum. Tarihler 28 Ekimi gosterdiginde, is yerinden tum gunu izin olarak kopartabilmis ben, en azindan sicak evimde calismaktaydim. Yer yer yatip uyumakta, yer yer calisip, muhabbet etmekle gecirmistim. Saatler aksam ustu 5 sularini gostermekteydi. Ruzgarin, cama carpan yagmur parcalarinin tok sesleriyle evde calisiyordum. Evin bir kac yil once degisen pencereleri cift camli oldugundan, ince ince seslenecek yagmur damlalari, birer tehdit unsuru gibi kafama kafama vurmaktaydi.

Telefonumdaki siklasan mesaj trafigine yeni bir misafir kazandik. Iki-Uc derken evin icinde "Anneeeeeeeeeaaa" sesleri yankilanmaya basladi. Dile kolay, mevsim bugun degismisti. Bugun kuresel isinmanin etkilerini gordugumuz bir gundu. Daha onceki gun tisort giyiyordum. Montum neredeydi? Peki ya uzun kollu formam? Atkim, botlarim? Annemden "gitme, hasta olursan bakmam sana" tehditlerini yemistim. Ama anaydi, kiyamazdi. Nereden bilirdim macin uzatmaya gidecegini?

Bir hisimla tum esyalari hazirladim. Yola cikmaya hazirdim artik. Erken donerim diye, Cumhuriyet bayrami gorselini bile koymadim. Ne de olsa gelince koyardim. Nereden bilirdim ki macin uzayacagini?

Su birikintilerinden hoplaya ziplaya gectim. Cocuk olsam nesemi yansittigini dusunurlerdi. Ama buyuklerin neselenmeye haklari yoktu. Anca tok bir kahkaha, belki bir iki mimik.. Ama hopluyor zipliyordum, yagmur birikintilerinden sananlar yaniliyorlardi. Zaten en onemli seyleri gozler goremezdi. Yeni insanlarla tanisma sansi oyle kolay edinilebilen seyler degil. Hem de bu kisilerden birisi Olguner olunca. 

Sogugun bastirmadigi zamanlardi henuz. Ama atkimla, parkamla cok mu sicaklamistim? Ter basmisti metrobuse binene kadar. Disarisi gozukmuyordu, icerinin sicagi, disarinin yagmuruyla birlesmis, hayaller aleminde seyahat ediyorduk ben ve 200 yabanci. Zincirlikuyuya vardigimi anladigimda saatin 7 oldugunu farkettim. Cok gec kalmistim. Elma yalan mi oluyordu? Hepsi azzzz sonra..

Zincirlikuyu-Semt arasi muhtesem trafikten bindigim otobusten yildizda inip kosturmaya basladim. Sirtim camur olmayali belki 15 sene oluyordu. zaten bunu da gece farkedecektim. Gece gece guldurecekti beni. Elmaya arkadas bulusmasi icin rezervasyon yapmak icin ugradigimda saat 7:30 a yaklasmisti. Kiziyorum felan ama bakiyorlar bana. yol icin findikli bir icecek ayarladilar sagolsunlar. Icim daha da isinacakti bu sekilde. Tabi findikli yerine sicak cikolata da icebilirdim. Evimde oturup cekirdegimi citleyebilirdim. Ama o zaman ne olurdum ki bilmiyorum..





Stadyuma ulastigimda tribunde sagda solda tanidik yuzler aradim. Olguner ve Deniz henuz gelememislerdi, ama baska kimse de yoktu? Facebookdaki kadehli abiyi gordum bir tek. Cekirdegimi actim bir iki citletirken istiklal marsi basladi. Gormemissinizdir, tam istiklal marsi okunurken esen ruzgar 5-6 kisiyi yerinden ucurdu. Benim sapkayi parkadan kopardi felan. Zor bir gece olacagi oradan belliydi. Derken Misafirlerim tribune adim attilar. Meshur "I want you" figuru gibi bi hareket yaptik. Arkasindan zenci selamlasmasi gelecek sandim bir an. Gelmedi, mutlu oldum..

Mac oyle yavandi bana, tabi cok geliyordum. 70 leri vermemek icin bastan 500 vermistim. bastan 500 veremeyenler icin, 70 ler de (ki aslinda guzel zamanlardir) fazla geldiginden, boyle bir iki maca gelebiliyorlardi. Olguner cok begenmisti, goller kaciriyorduk felan diyordu. Ama bakamiyordum ki maca, gozler hassas oldugu icin, yagmurla karisik ruzgar gorusumu engelliyordu. 

Boyle maclar hic maclara gelemeyen insanlar icin buyuk firsat. Iki anektod vardi.Birisi devre arasinda cay beklerken yanda birisinin 15 numara kim ya demesiydi. Belki yeni tanisiyordu Japonumuzla. Ne kutlu bir tanismaydi, saclarini da kestirmisti japonumuz. Digeri de 90 dakikanin sonundaki cay almaya giderken gordugum mac bitince kufurlerle staddan ayrilanlardi. Arkadaslar bu mac tek maclik eleminasyon sistemiyle oynaniyor, henuz bitmedi mac diyecektim. Diyemedim. Onlar da gittiler..

Kalan 30 dakikada oylesine islandik ki, soguktan yiyemedigimiz cekirdekleri yiyerek isinmaya calistik. Hepsi islanmisti ama mecburduk. Son dakikalarda cakmagin da artik islanmis olmasiyla zor zamanlar yasamaya baslamistik. Goller isitti allahtan icimizi. Cefakar MIY taraftarina "Koyduk mu" tezahuratini yaparken insanlar, icim ciz etti. Saka miydi bu? 100. dakikada bir sans goluyle acmistik kilidi..

Donus yolunda ise, kendimi oyle yalniz hissettim ki, metrobuste bir tane bile mactan cikan yoktu. Ama bu sartlarda Fenerbahce maci olsa, bilet fiyati 100 tl de olsa metrobus full cekmez miydi diye de dusunmeden edemedim.. Evdeki durum icin matruska benzetmesini dusundum, ama cok gereksiz geldi. Bariz donuma kadar islanmistim.

Bu satirlari hasta olmadan, yatak dosek yatarken yaziyorum. Keske kaleme de alsaydim. Iki yeni dostla tanistim. Bir maci dahi kacirmadim diyebilecegim sanirim. Cok mutluyum.

5 Ekim 2010 Salı

Toraman'ın Düşüşü

(*)yazilanlardaki kisiler tamamen hayal urunudur. Empati kurarak kisinin agzindan yazilmaya calisilmistir. 

90+7 de kendi halimde, duran top sonrasi geriye donuyordum. Once enseme bir tokat indi. Oyunun sicakligindan kimin yaptigini anlayamadim. Arkama dondum. Kavruk, ilk kavgasina giren heyecanli bir adam vardi karsimda. Soylemesi ayip, topa da adama da en sert oyunculardan olarak bilinirim. Ozellikle gencligimde kimleri kimleri bicmedim. Hepsinde fazla fazla cezami cektim. Hatta bazen bicmesem de bicecek gibi geliyor diyorlardi. Bu yuzden de ceza cektim. 

Herkes fikir ozgurlugu derken, eyleme gecmemis her dusunce ozgurdur derken bile, benim dusuncemi disaridan okuyup bana istedikleri dusunceyi empoze ettiler. Ben adamin ayagini kirmaya gidiyordum, evet. 

Cok degistim o zamanlardan beri, Daha sakinim. Ozellikle bir onceki hocamiz doneminde oyuncuya da hakeme de oyuna da saygiyi ogrendik. Artik eskisi kadar hakeme bile itiraz etmiyorum. Bazi yuksek tansiyonlu maclar haric. Normal maclarda hakemi ezen 11 oyuncu bile gorduk yakin zamanda. Sonucta ben de insanim ve bazen yapmamam gerekenleri yaptigim oluyor. Bunlar aslinda burada yapmamam gereken ama, haksizlik oldugunu dusundugum icin itiraz ettigim, kavga ettigim olaylar oluyor. 

Bulundugum kulubun en eski oyuncularindanim. Kaptanlik mertebesine bile eristim. Artik daha olgunum. Zaten artik daha olgun oldugum icin simdi bu kadar tartisiliyorum. 

Pazar gecesi oynanan macin ardindan, ligin degerini getirilen 2 adamla yukseltemeyecegini anlamayan futbol takimi yoneticilerine nazire yaparcasina, bir futbol federasyonu projesiyle yayinci kurulusa getirilen bir alman hakem tarafindan fair playi bozmakla suclandim. Eski ben olsam, orada dakika 1 de olsa 90 da olsa, kafasini gozunu sikacagim adama karsi, sadece napiyorsun ulan dedim. Tokat yedigim icindi yanlis anlasilmasin. Kendi halimde gidiyordum. Ustune bir de yumruk yedim. Yedigim yumruk sonrasi hakemin bunu gormedigini dusundum. asistan hakem ve 4. hakemi hakemi uyarmaya itmek icin yere biraktim kendimi. Herseyin basinda YUMRUK yedim. Sacma sapan alinmis bir gardla, yeni yetme birinden yumruk yedim. 

Tokati yedigimde geri donmesem, herkes bu formayi giyen birine, ustelik takim kaptanina tokat atilabilecegini dusunecekti. Bu muydu istediginiz durus? Ya da Yumrugu yedigimde karsilik verip kafasini gozunu kirsaydim. O zaman kahraman yapacaktiniz beni degil mi buyuk Besiktas taraftari? Yiyecegim 5 maclik cezanin takima olan zararindan bahsedilecekti bu sefer. Benim bu takimda olmamam gerektigi soylenecekti. Dar rotasyonlu defansimiz ne olacakti? 

Sunu anladim ki, onu da yapsam, bunu da yapsam kimseye yaranamayacaktim. Benim icin o an dogru olani yaptim. Bunu ilk anda gormeyen hakeme, liginin degerini boyle kurtarabilecegini sanan federasyona, tarafsiz dedigi hakemin aslinda sadece kendi tarafinda oldugunu anlamayan yayinci kurulusa ve en basta da beni fair playi bozmakla, ona riayet etmemekle itham eden taraftarlarimiza o an orada olmalarini ve o yumrugu yemelerini istiyorum. Yukaridaki duygularla dolu olacaksiniz, emin olun. 

(*)yazilanlardaki kisiler tamamen hayal urunudur. Empati kurarak kisinin agzindan yazilmaya calisilmistir. 

30 Eylül 2010 Perşembe

Fİİİİİİİİ

Stadimin adi degisti bugun. Borsaya bildirilen habere gore bilmem kac para bu yil bilmem kac para obur yil alacakmisiz. Isin garibi, o geldi bu gittiler kadar bile diyemecegim, HIC, sifir ilgi gordu bu haber. 





Bu muydu oranin degeri, yillik Quaresmaya, Gutiye, Nobreye verdigimiz paraya, bir yil boyunca stadin adi heryerde FIYAPI Inonu Stadi olacak. Biz de Seref bey diyerek kendimizi tatmin edecegiz ancak. Orasi seref bey diyecegiz, tabelayi gormezden gelecegiz. Zaten hep tabelayi gormezden gelmez miydik? Oyuna bakardik sadece. Simdi yine oyuna bakalim biz. Bosverelim bunlari. 

Simdi o gelsin bu gelsin istiyorsunuz ama sponsorluga karsi cikiyorsunuz demesin kimse. Sponsorluklar olmadan bu kulup ayakta durmaz, duramaz. Bunun farkindayiz. Bu takimin taraftari oyle ucuk paralar harcamadi hicbir zaman. Sen ben istisnayiz. Kimse harcamiyor parasini. Ama bu mu olmaliydi degeri? Bir seyi degerini bulmadan satmak boyle birsey olsa gerek. yillik 2 milyon euro bile degil alinacak para. dusunsenize, isim hakkiniz bir futbolcunuza odediginiz para kadar bile degil..

Yildiz oyuncu getirmenin gereklilikleri bunlarsa, ben higuainimden, diattamdan, del solarimdan, ohenimden memnunum arkadas. Benzemek istediginiz kuluplerin, onlar kadar mali buyukluge sahip olmak istediginiz kuluplerin taraftarina benzetemezsiniz beni. Stadyum buyuyecekmis de efendim, onlar 60 milyon kazaniyormus sen 6.5 milyon kazaniyormussun.. Hicbir zaman hersey parayla olmadi, bundan sonra da olmayacak. 

Asil onemli konu, sponsorlukla beraber iyice isitilip onumuze koyulmus bir gelisme: Stadyumun tasinmasi olayi. Semt aidiyeti felan herseyi gectim. Orayi birakan kendini de Besiktasi da SATAR. Karsiliginda ne alindigini, ilgili makam ve mevkideki kisilerin bunun karsiliginda nasil oradan kosarak kactiklarini ve nerelere yukseldiklerini gorecegiz. 

Ve biz ,sen ve ben.. Bunu ne kadar engelleyebilecegiz? Elimizden hicbirsey gelecek mi? Yoksa elimizden birsey gelsin diye ugrasacak miyiz?

Kabul edelim, daha bir televizyonu acik tutamayan, kapanan tv sini de 6 aydir acacagim diye didinen bir camianin taraftariyiz. Hersey iyi olsun, eksiksiz olsunlar hikaye. Bu halimizle mi stadyum yapacagiz? Hic bir zaman yapamayacagiz. Devlet ucundan tutmazsa asla yapamayacagiz. Devlet neden tutacak, arazisini almak icin. Yonetimin Genel Kuruldan kararin alinmasi karsiliginda neler donecek, ne ihaleler paslasilacak, ne baglantilar ayarlanacak hic dusundunuz mu?

bu pazarligin bir tarafi ya da taraftari olmayi gercekten istiyor musunuz?

16 Haziran 2010 Çarşamba

Sepet

Kabaca parasız, yalnız bir şekilde, kenarında kaktüsler olan bir otobanın ortasında yürümekteydim. Alnımda yakan bir güneş, üzerimde eskimiş bir gömlek, önü açık ama yine de öyle kaslı seksi bir duruşu olmayan ben öylece yürüyordum. Bir türlü bitmeyen yolun kenarında, ipsiz sapsız adamların içtiği bira şişelerinin camlarının neden olduğu bir kaç küçük kül parçası vardı. Uçuşuyorlardı havada. Kendilerinden geriye siyah bir iz bırakmışlardı.


Keskin bir kül kokusuna uyanmıştım. Akşam yatağa kül tabağıyla girmiştim. Anneme ilk evden ayrılırken, "anne işte kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum", "akşamları iş yemekleri düzenlerim, iş çevrem genişler" yalanlarını hoyratça savurmuştum. Ders için bilgisayar istiyorum diyen ortaokul ergeni kılıklı yalanlarım her ne kadar annemi kandırmasa da, artık gitsin de görsün gününü diyerek kabul etmişti. Bu kararın üzerinden geçen 2 ay sonunda kendimi iş yerine ailemin evinden daha uzak, daha köhne bir semtte, daha da köhne bir binada bulmuştum.

Daracık bir sokağın en ucundaki binanın dışı 90lar modasına kapılan müteahhidi tarafından betebe ile kaplatılmıştı. Beyazı sararmış, kırmızısı pembeleşmişti. hemen yanındaki boş arazi inşaat araçlarıyla doluydu. Sabah mesai saatlerinin başlaması annemin yatağı sarsarak beni uyandırmasını andırıyordu. Bina tüm albenisini hemen karşısındaki bakkaldan alıyordu. Sepet kullanmak kadar güzel bir şey yok sevgili okur. Asansörsüz, asansörün oturma odasına katıldığı bir binada, tvyi kucağınızda seyretmek istemiyorsanız susacak ve sepetin ipini sıkıca kavrayacaksınız.


Evimin içi, yarı doluydu henüz. Kendi zevkime göre döşeyeceğim diye bir sürü yeri boş bırakmıştım. Odalarda kendiliğinden oluşan bir feng shui vardı. İnsana huzur vermese de telefon konuşmalarına yankı veren bir unsurdu. Çok telefon görüşmesinde "hayır abi banyoda değilim, valla değilim bak camı açıyım da çocuk seslerini duy" dediğim, televizyonu açtığım olmuştu. Kapının arkasında tüm kirli giyisilerimi taşıyan ucu yamulmaya yüz tutmuş askılık hemen kapının arkasındaki bavula bakıyordu. Henüz bir çamaşır makinam olmadığı için kirlileri anneme götürüyordum. Anneme de, "anne istesem alırım ama, işte gelmek için bahane çıkarıyorum böylece" diye havadan sıkmıştım. Haftada bir gün de olsa, güzel bir yemek yemek benim de hakkımdı. Tüm haftanın pizza öğünlerine inat, tarhanasıyla, pilavıyla, patlıcanı, et haşlamasıyla ataerkil bir türk yemeği ziyafeti çekiyordum böylece.


Her ayın ikinci yarısında, gayrisafı milli hasılamın 3/4 ünü harcadığım için, kalan paramın 1/4 ünü kalan günlere yetiştirmeye çalışıyordum. bu paranın 1/3 sini sigaraya, kalan paranın da 1/7 sini de içeceklere veriyordum. İki günde bir sipariş verdiğim "her zamankinden" pizzamla, promosyon diyeti yapıyordum. Haftanın tek günlerinde parasını verdiğim, çift günlerinde ise promosyon olarak gelen pizzayı yiyordum. Annem bendeki kilo artışını görünce bunu yaşam standardımın artışı olarak değerlendirmişti. Halbuki hamurun gücü, evrendeki tüm güçleri ezerdi, keserdi... 


Mide ağrılarımın azmasına rağmen, pizzanın yanında abandığım, kapağından promosyonu çıkan kolalardan bir tane söyledim. "Nizaaaam!". Bakkalın küçük çırağı mahallenin en klas canlısıydı. Onun ardından herkesin beslemekte yarıştığı isimsiz tombalak kedimiz gelirdi. Neden isimsiz demeyin, bir rivayete göre bu zavallının annesi sekiziz doğurduğunda 7 isim düşünmüşler. 8. süpriz olmuş. Zaten o da bu mahallede 8 yavru kötü, çocuklar bize kötü davranır diye alabildiğini alıp yollanmış daha lüks semtlere. İşte bu toparlak geride kalan yavruymuş, tek olunca nasıl sevilmiş nasıl sevilmiş... Geldiğimden beri sırrını çözmeye çalışmama rağmen her hangi bir iler tutar yanını bulamamıştım. 


Nizam getirip kolamı sepetime koyduğunda, "eyvallah yavrum!" diye seslenerek onunla arkadaşım, samimiyiz biz havası getirmek istemiştim, yukarıya bakarak elini göğsüne götürdü. 15 yaşındaki çocuk bana "eyvallah" duruşu sergilemişti. Kendimi kötü hissettim, gidip ensesine vurup, "naber lan Nizam?" diyesim gelmişti. Kolayı çekip biraz önce gelen pizzama doğru hareketlendim. Bir orta boy pizzayı 3 bardak kolayla bitirdiğimde, saat gece 11 i biraz geçiyordu. bilgisayarda radyoyu bir şiir programına dayadım. Olmayan kontörümle, şimdi onu arardım bunu arardım diye içimden geçirip durdum. Elimde sigarayla üzerinde uzanılabilecek tek nesnenin çarşafını üzerime çekiyordum en son.


Sigarayı söndürdükten sonra uyumak bilincini gösterdiğim için çok şanslıydım, beni kendime getirdiği için de o küllerin içinde uyandığıma şükrediyordum. Sabah aradım annemi :"Anne ev sahibinin oğlu gelecekmiş, bir süre daha sizinle kalabilir miyim?" dedim. "Akşam ne istersin?" dedi. "Senin yaptığın bir şey olsun da farketmez anacığım" diyerek yalakalığın dibine vurdum. "Peki madem bir şey istemiyorsun, dünden kalan kapuskayla bulgur var" dedi. Yine boşa sallamıştım.


2 Mayıs 2010 Pazar

Apertura

Güneşli bir bahar akşamıydı. Evin kuzey cephesindeki balkonunda, babamdan kerhen sakladığım sigaramı içmekteydim. Cadde üzerindeki evimin en büyük derdi 10 dakikada bir geçen yük kamyonlarıydı. Az ileride de mezarlık olması, gençliğimde okuduğum hayvan mezarlığı romanını hatırlatıyordu. Ama evimin bulunduğu semtte tek derdimiz akşamları çıkan sokak köpekleriydi. Dün akşamın gerginliğini yeni yeni atlatıyordum.

Sokak köpeği başıboş dolaşan, dengesiz tepkili canlılardı. "ıykıykıyk" diye etrafta kaçıştığı zamanlar da olurdu, ona buna hırlayıp sataştıkları zamanlar da. Evimin yakınlarındaki mezarlık hemen karşısında istanbulun en büyük elektrik santrallerinden birini, hemen arkasında çöp ayıklama tesislerini ve hemen yanında kurban kesim merkezini barındırmaktaydı. Eminim Stephen King burada yaşasa 3 ünden 3 ayrı korku filmi senaryosu çıkarırdı. Ama bizim tek korkumuz sokakta dolaşan köpeklerdi.

Sabah akşam işe gidiş-gelişlerimde bu 3 lünün arasından geçmekteydim. Akşamları özellikle iş çıkışı birşey yaptıysam, oradan geçmememi babam salık vermişti. Acaba birşey mi biliyordu benim bilmediğim? Bunu asla öğrenemeyecektim. Akşam çıkışlarının, iş sonrasının oldukça sonrasına denk geldiği günlerde, alkollü olurdum. Seyrek geçen araçlar, akşamın ıssızlığını içime içime işlerken, kulağımdaki müziğin sesiyle kendimi korkudan arındırmaya çalışıyordum. Sokak ışıklarını yakalayıp geçerken oluşan gölgeler ise en büyük koruyucumdu. Bu nedenle ışığa yaklaşırken hızlı hızlı, ışığı geçtikten sonra ise yavaş yavaş giderdim. Dün de tam öyle yapmıştım.

İş çıkışı arkadaşlarımla buluşup futbol geyiği yapmak için sözleşmiştik. İşten sonra Beşiktaşa inmiş ve arkadaşları beklemeye başlamıştım. 4 ü 4 farklı yerden gelecekler, birlikte gülecek eğlenecektik. Ama gerginlikler esir aldı gecemizi. İlk gelen olarak, bu yaz akşamında, sigara yasağına takılmadan içebileceğimiz masalardan birini rezerve ettikten sonra, garsonlara birazdan gelecek arkadaşlarım demiştim. Ama gelmediler uzunca süre. Birisi hemen iptal etmişti. Kalan 3 tanesinden en yakında olanı 30 dakika uzaklıktaydı. Sürekli dolup taşan mekan içinde tek başına oturan ben, oturduğum yerin hakkını vermek amacıyla kendimi Arjantine vermiştim.

3 arkadaşımdan ilki 45 dakika sonra gelmişti. Karşılarken,"abi kusura bakma, iş güç işte" diye özür diliyor ama, aslında oturduktan sonraki ilk sözlerden çalıyordu. "Naber?" diyemedim. Zaten "iş-güç ne olsun işte.." diyecekti. Hemen siparişlerini verdim ve "abi ben bi lavaboya gideyim" dedim. Suratımı hafif ekşitmiştim ki geç kaldığını anlasın. Apertura ve Clasura.. İki arjantin ile sıfır noktasına geri döndüm. Diğer 2 arkadaşım gelmişlerdi ben lavabodan gelene kadar. Lavabodan geldiğim için el sıkışmadılar benimle. Elimi yıkamıştım halbuki.

3 saat boyunca, Beşiktaş ne olacaktı, Arjantin alır mı dünya kupasını, FM de ne yaptın, Barcelona da elendi suyu çıktı bu futbolun konu başlıkları altında geyiğimizi yaptık. IT Crowd dizisini bilen bilir, futbol fanlarının alkol eşliğindeki muhabbeti bir ritüeldir. Gerçi buradakiler de bilir, IT Crowd a gerek yok. Ama siz yine de izleyin IT Crowdu. Hepimiz kaba tabiriyle bilgisayarcıydık. Bilgisayarlarımızı bıraktığımızda en yakın dostumuz, PDA lerimizdi. Benim yoktu ama.. Onlar çıtır çıtır birşeyler yazdılar, birbirlerine birşeyler gösterdiler. Siyah beyaz ekranlı telefonumu masaya koymuştum, üzerinde sigara paketimle.

Hesabı ödeyip, İstanbul un kenar semtlerinden birindeki evime doğru hareketlenmiştim. Gece saat 1 sularıydı. Karanlık İstanbula yenik düşmüştü, heryer apaydınlık, cıvıl cıvıldı. Metrobüsten indikten sonra yürümeye başlamıştım. Aydınlık yerini karanlığa bırakmıştı. Sanırım buraya gece gelmişti. Sokak lambaları tek ışığınız ise, karanlık her tarafınızı sarmıştır. Külüstür Ipodumda Black Sabbath dinliyordum. Sokak lambalarına yaklaşırken(limit x->sokak lambaları) sonsuz hıza ulaşıyor, sokak lambalarından uzaklaşırken (limit x->~) yavaşlıyor 0 a yakınsıyordum. Tam yavaşladığım anlardan birinde, yerde olan gözlerim bir kıpırtıyı farketti.

Bir sonraki ışıklara kadar nasıl gittiğimi anlatamam. Hemen ışığı geçer geçmez yavaşlamıştım. Evet arkamda bir canlı vardı, hala... İstemeye istemeye kafamı çevirdim arkaya: hırpani görünüşlü, yayvan yayvan yürüyen bir köpek. Ellerimi cebime sokup, ilerlemeye devam ettim. Bir sonraki ışık, daha sonraki, ondan sonraki... Gölge küçülüyordu. Fizik bilgim yetmedi, köpek mi uzakta, ışık mı, yoksa cesaretim mi. Pısırık pısırık evime doğru devam ettim. Kendimle gurur duymuyordum belki ama, ona "uymak" da istemiyordum. Ne de olsa sokak köpeğiydi ve birşey yapmadan ilerleyebilirdi.

Haksız çıkmıştım. Evimin bulunduğu sokağın başındayken son ışıkta hala onun gölgesini gördüğümde iyice bu akşamın olaysız bitmeyeceğini anlamıştım. Bir tepki istiyorsa bunu alacaktı. Evimin kapısına yaklaşmıştım. Anahtarımı aradım. Gerginlikten titremeye başlamıştım(Korkudan değil sevgili okur, gerginlikten). Evin dış kapısını açmaya yeltendiğimde kafamı tekrar arkama çevirdim ve evet 2 metre arkamdaydı. Solgun, durgun bakışlarla beni süzüyordu. Belki bugün yiyecek birşey bulamamıştı, son gücüyle saldıracak, etimi koparacaktı. Belki de evime almamı beslememi isteyecekti. Bu riski alamazdım. Sabrımın da yolumun da sonuna gelmiştim. Tek sıkımlık barutumu kullanmanın tam zamanıydı. Avazım çıktığı kadar gür, gırtlaktan bir sesle bağırdım.

"HOOOOOOŞŞŞTTT"

Köpek kaşlarını indirip, arkasını dönüp uzaklaşmıştı. Belki benim geldiğim yolun sonu, onun yolunun henüz başıydı. Daha o tek sıkımlık barutunu sıkmaya gerek duymamıştı. Eve çıkınca tv yi açtım. Tv de Meksikada geçen bir "teenage" korku filmi vardı. Yine gözlüklü ilk ölendi, üzüldüm ve gözlük takmaya mecbur kalmamak için hemen yattım.

20 Nisan 2010 Salı

Yolculuk

Saat öğle 12. Üzerimde incecik montumla, İnönü stadımızın önündeyim. En fazla 1.20 boyumla, sarışın, youtube daki şirin çocuk videolarının kahraman adayıyım ama, şanssızlık youtube yok o zaman. Kendi çevremizde seviliyorum ama öyle insanların gel "çukulata" alalım sana gibi değil de, "nasıl bir şeysin sen" tarzı bir sevgisi söz konusu. Komşu ziyaretlerinde "ay bu çocuğu kimseye vermeyin ben evlenicem onunla" sözlerine kızararak karşılık veriyorum.

Stadın önüne gelmişim de "ne işin var bu saatte?" demeyin a dostlar. Maça gitmeyi bilmemek zul değil. Yol gösterenimiz de yok. Abilerimden birisi fenerli, öteki saraylı, birbirimize taş mı fener mi saray mı sorusunu sorup, cevaplar veriyoruz felan. Ben tanıdığım ilk, o zamanki arnavut komşumuz sayesinde Beşiktaşlı oldum. Çok iyi adamlardı, babama göre bir de içmeseler, dünyanın en kral insanlarıydı. Bir yan komşumuz birahane, Beşiktaşlı komşumuz balıkçıydı. Balık pazarı, balık kokusu duygusu oradan geliyor galiba. İçkiyi sevmem de komşudan mı geliyor diyeceğim, alakası yok. Büyük yeşilaycıydım ben:) 


Beni elimden tutup maça götüren olmadı a dostlar. 14 yaşındayım. Saat 12 ve taksimden gümüşsuyu üzerinden stada yürüyorum. Hava hafif bulutlu, garip binalar var. Stada gelişim ayrı hikaye, yaşadığım semtten dışarıya sadece bir kez ayasofyaya gitmek için çıkmışım. Ordada ingilizce görmüşlüğüm olduğu için arkadaşlar bana "olum bu gavurlara ne demeyelim, başımıza birşey gelmesin" dediklerinde "It" demeyin diyorum. Vallahi terbiyemden. İnsanı nesnemsi bir şeye benzetmenin hakaret olacağını zannediyorum. Zaten türkçe de küfür bilmiyorum. Neyse binbir korkuyla ama karartmışım gözümü, maça gideceğim. Akşamına Allah kerim.. 

Stada yaklaşıyorum beleş tepenin oradan stada bir bakış atıyorum, gözlerim doluyor. Hiç görmediğiniz bir ("It") binaya, yapıya aşık olduğunuz oldu mu? Ben 14 yaşındayım ve gözlerim dolmuş. Başka nasıl mı gözlerim dolardı o zamanlarda, babam dövünce, abim içince, öğretmenim kızınca. Dolmabahçe saat kulesi arkada, deniz koyu bir mavi, siyaha mı çalıyor bilmiyorum. Gündüzü iki simitle geçireceğim. Açık tribün bedava zaten. Param da yok. tek başıma İnönü stadına gelmişim. Bütün gün çekirdek çitleyerek stadın etrafında dolaşarak geçiriyorum. Bir yağmur bastırıyor, tam kapalının önündeyim. Hemen sığınıyorum kapalı tribüne. 

Saat 5 gibi kapıları açıyorlar, elimde çekirdeğimle giriyorum stada. Beleştepeden görmüşüm stadın içini, yine aynı yere yöneliyorum. Süper bir manzara çünkü. Yağmur geçmiş, üzerimdeki incecik montum kuruyor. Ayaklarım kurumuyor ama. Girip tuvalete çoraplarımı sıkıyorum. Ayakkabımı çıkartıp tribünde çıplak ayakla oturuyorum. 

Tek hatırladığım bunlar. Çok üzücü, küçükken kafamı çok mu çarpmışım nedir bilmiyorum. Hafızamda ağır kesintiler var resmen. Teşhis yok, tahmin var. Zaten doktorları hiç sevmiyorum. O yaz başıma birşey geliyor ve ilk hastane deneyimimi yaşıyorum felan. Bu pazar ilk deplasman maçına gittim. Neden daha önce gitmiyorum diye deyip durduğumdu. Geçende de alıp okumadığım kitapları okumaya başladığımı yazmıştım. 3 vakte kadar ölecek hastalığına yakalanmadım. Vakitsiz ölecek hastalığına yakalanmışım, haberim yokmuş. Sanırım o çoraplarımı çıkarmamla alakalı bir durum. 

Maç öncesi semtte buluşma ama cumartesi gecesi Ercüment abiyle telefonda konuşma: "oha 12 de mi buluşacaklarmış?" Evet 12 de buluşacağız, çekirdek çitleyip stadın etrafını turlamayacağız belki ama, oturacağız, muhabbet edeceğiz. Tezahüratlar edeceğiz. Maç günü f1 var ama, bırakmışım erkenden. Ev işlerinden çıkamıyorum ama, giderken mahalle bakkalına akşam 4 atarız hareketini yapmadan geçmiyorum. Yiyorsa git migrosa, tansaşa, hatta bime:) esnaf candır:) 

Semte gelene kadar, yolda fenerlileri görüyorum. Fenerbahçeli değiller, fenerliler onlar. Ne işleri var yoksa o saatte kadıköy yolunda. Çıkıyorum metrobüsün üstüne... yok canım daha neler:) mahallenin delisi gibiyim, hiç Beşiktaş formalı birini görmüyorum. Hep farklı olmak tatlı gelmiştir. Yılların ufak yabani kişiliğini farklıyım diye yutturuyorum kendime. Mıymıy konuşmamı da. Zira kimse dinlemiyor gibi geliyor ve isyanım büyüyor içimde. Zamanı da gelmiş zaten. 

Semte giderken otobüste renkleri görüyorum. Bu kez de yalnız olmadığıma seviniyorum. Ulan kaypak, az önce tek olmak güzel geliyordu, şimdi tek olmamak demeyin. ben hala 14 yaşındayım. Adım mutlu. Semtimde güzel manzaralar görüyorum. Uzaktan tezahüratlar, hafif deniz, hafif anason kokusu. Semtte yürüyüp balık pazarının yanından mekana giriyorum. Mehmeti orda görüyorum hemen. Ayrı bırakmışlar garibimi, formasız diye sanırım. Serhat abiyle öpüşüp hasret gideriyoruz. Geçen hafta sanki ,14 yaşında gibi eli arkadan saçlarımı tutuyor, abi traş oldum, kısa bu sefer saçlarım diyemiyorum. Yine tutuyor, gülüyorum içimden. 

Yazık çocuğa, gidip Mehmete bir forma almaya gidiyoruz. Adama forma bulamıyoruz. İricene bir arkadaş kendisi. Lorelle hardi gibiyiz yanyanayken, tabi benim biraz zayıflamam lazım. Neyse uzun uğraşlar sonrası, ibrahim tatlıses gibi giyinen mehmet oluyor mu sana ibrahim toraman. Mehmetim david beckham olacak halin yok ya. Forma tamam iyi de, malzeme de iyi olacak. Dönüp yemekleri yiyoruz, bir izmir muhabbeti. Mehmetin her şeyi istanbulla karıştırması felan güldürüyor. Bildiğim bir şeyle bağdaştırmam lazım öğrencisi kendisi kesin. uyuz öğrenci bildiğin. Hocam ben bunu anlamadım diyip bekletir sınıfı. 

Taksiler ayarlanıyor, arada sıradanlığı bozan bir sıradanlık oluyor. Üzücü olaylar gerçekleşiyor. Biz sağduyulu taraftar olduğumuz ve daha önemlisi maç öncesi birşey yaşamamak için hemen "hadi abi buranın tadı kaçtı, zaten kızlar da gitti. Ne yapacağız, erkek erkeğe mi dans edeceğiz" moduna girip, taksilere yürüyoruz. Simsiyah, bembeyaz takımın taraftarı sapsarı 4 taksiye "BİNİYORUZ". Bozkurt beni yeni tanımış:) Beni hatırlasın diye "Anneme" yazıma atıfta bulunuyorum yeni çıkan popçu edasıyla. Yeni çıkan popçuya da biterim arkadaş, tek bir takım elbisesi olan adam gibidir. Ne zaman bi yere gidecek olsa aynı takım elbiseyi giyerler ya, hah anladınız siz onu. 

Bir anılar anlatıyorlar, bi yere gitmişler beklemişler felan, ilginç geliyor. Deplasmanda satırlar, dönerler nerde esprileri yapıyoruz. Taksilerle köprüden geçince birleşemiyoruz, konvoy yapamıyoruz. Mehmet cama çıkıyor ve araç bir ara yalpalıyor(ya da yalpalasa iyi olurdu). Kadıköy girişinde iniyoruz. 5 sene o yolu gittim, hiç imrenmedim stada. Acaba diyorum etkileyecek mi beni? yolun kenarından yürürken, üniversite günlerim geliyor aklıma. 

Bilet kontrolünün ardından, stada giriyoruz ve... Bildiğin taş yığını. 9 taş oynarsın ya önemli olanı yıkmaktır en fazla taşı. Burayı da o mantıkla daha fazla taşı yıkabilmek için daha fazla taşla inşa etmişler. Koridorlar soğuk, ortam yabancı. Bir tane güzel tarafını göremiyorum 2 saat sonra Beşiktaşımı izlemek dışında. Hayallerim canlanıyor, ilk kez inönüye girdiğim an gözümün önüne geliyor, bir yapıya aşılanan ruh, bir kulübe, bir okula... Cidden bir şeyi hissetmeden "orada bulunmak" turistik eylem gibi geliyor diye başka bir yazımı anımsıyorum. 

Kendimi mi tekrarlıyorum, yoksa kendimi mi tamamlıyorum bilemiyorum. Ama taş üzerine bir yere turistik gezi yapacaksam, orası burası olmaz sanırım. Ben oraya aşkımın peşinden gittim, aşkıma ben burdayım demek için türlü numaralar çeviriyorum. Beni farketse de sonrasında aşık olduğum olguya anlık bir his olmadığını hissettirmek zorundayım. Durmuyorum, susmuyorum. Maç başlıyor bitiyor, biz müzik kesilsin de takımı çağıralım derken, bir de bakıyoruz ki, Ferrari ve Sivok bize doğru geliyorlar. Evet onlar da bize karşı birşeyler hissediyorlar. Mükemmel bir mutluluk. 

Son söz: Maç alınır, verilir, çalınır ama, aslolan takımın, kulübün peşinden gitmek, onu hissetmek, ona hissettirmektir. Takımı protesto dahi etsen, bunu onun iyiliği için yaptığını bilmektir aslolan. Aşkımla çok mutluyum, belki yakın dönemde, biraz gönül yaptım, bir süre sonra yine yapacağım ama, duygular asla yokolmazlar, sadece üstü küllenir. Eyyafyallayöküll külü de değil bu, seni beni krematoryumda yakmışlar, küllerimizi aşklarımızın üzerine örtmüşler gibi. 
Saygılar efendim. 

9 Nisan 2010 Cuma

Serbest Düşüş

Büyükşehir doğumlu memleket havasında büyümüş bir çocuk. Benim de içimde bulunduğum, bir dönemin göç dalgasından etkilenmiş büyük çoğunluk. Gündüzleri çocukların sokağa "salındığı", akşam ezanında eve girme mecburiyetleri ve bu mecburiyetlere itiraz edip akşam eve girişi geciktirmeye dayalı çocukluk eğlenceleri. Kaçak göçek oynanan saklambaçlar, elim sendeler, misafirliklerde oynanan evcilikler.

Güzel bir çocukluk, laboratuar ortamında yetişmediğimiz için başka bir sürü problemin içinde yeşeren bir hayat. Bazı akşamlar eve yara bere içinde dönüp, evde üzerine "sopa yemek", bazı akşamlar seninle oyunlar oynayan aile büyüklerin. Geçmiş hep güzel gelir derler, çünkü eski zamanlarda sen de çocuksundur ve çok şey umurunda değildir. Tek derdin yeme, içme,oyun oynama, biraz da ders çalışma olunca hayat daha bir güzel oluyor sanırım. Hatta yemen içmen bile senin derdin değil, annen koşturup duruyordur. Oh mis..

Her dönem devam eden bir statüko ve başka alanlarda bir değişim, dönüşümün yaşandığı ama her seferinde sanki ilk kez söylüyormuşcasına heyecanla söylenen "bir değişimin arefesindeyiz" sözü. İnsanın hayatı hep bu değişim dönüşümlerden etkileniyor da kurumlar, ülkeler bundan etkilenmiyor mu? Elbette ki etkileniyor.

Geçtiğimiz cuma akşamı 4 günlük evden çalışma maratonu için hazırlanıyordum. Dizi stoğu kontrol ediliyor, FM kontrol ediliyor felan. İşte tam o sırada internet bağlantım gitmekle kalmak arasında sürünüyordu. Hani hep olur ya, bir kıza aşıksınızdır, hiç yüz vermese yürür gidersiniz, karşılık verse birlikte olmaya başlar keyif alırsınız. Ama işte üçüncü madde, bazen yüz verip, bazen başından savıyorsa işte acı zamanı gelmiştir bu ağlak yazar için. Yazar dediğime bakmayın, yazmak eylemini gerçekleştiren birine yazar demek gerekir diye düşünerek, kendime atfettiğim bir sıfat bu. Yazar demiyim de ne diyeyim Mahmut mu diyeyim sonuçta.. 

Komidin ne garip bir şey, dıştan bakıp hiç bir şeye benzetemediğiniz içine tonla eşya alan, ileri geri hareket eden çekmeceleri olan bir nesne. üstüne de bir şeyler koyabiliyor, hayatınızı renklendirebiliyorsunuz. Wireless bağlantım gece uykularımı(!) dağıtmasın diye salondaki komidinin üzerine ben de payıma düşen alanı doldurmak üzere modemimi yerleştirdim. Nerden bilirdim bir gecemin komidinin üzerinde geçeceğini. Diğer eşyaları sanki biraz sonra ateşli bir sevişme yaşayacakmış gibi kol marifetiyle yere atmak isteği ancak gerçekleştirememe sıkıntısıyla, birer birer toplayıp çekmecelere tıkıp işe koyulma.

Hayatta bir şeylere bağlanıyorsanız onsuz olmuyor. Cuma akşamını bir yandan telefonda ISS(internet servis sağlayıcı), bir yandan da modemim arasında geçiriyorum. Çok şükür karşımda cevap veren birileri var da yalnız başıma kalmıyorum. Adam ne dersem yardımcı oluyor, yapacak bir şey olmadığını anladığımda bile öyle sıkılıyorum ki, yine arıyorum bu kez karşıma çıkan bayanla sorunu tekrar çözmeye çalışıyor zaman dolduruyorum.

3 teknik destek "arkadaşı" ile konuştuktan sonra, daha fazla ayakta dikilemeyeceğimi anlıyor, masama oturuyorum. İleri çocukluğumda hep "ben yokken nasıl eğleniyorlardır" düşüncesi hasıl olurdu. Hasıl kelimesini kullandım diye o dönemi atlattığımı düşünmeyin. Cuma gecesi böyle hissettim. Giremiyorum, bakamıyorum foruma felan. Kimbilir neler dönüyor şimdi diyorum. Ben de açıyorum çaresizce oyunu, sıkılgan hayatıma neşe getirsin diye.
AFC Wimbledon ile Kuzey Konferansı liginde başladığım kariyerim son sürat devam ediyor. Yıllar yılı bitmişimdir şu lafa, "o lig bizim şu lige karşılık geliyor". Öyle bir ligde aldığım kulüp hali hazırda yine öyle anlatılabilecek bir ligde. Premier-Süper, Championship-Lig a, League One-2. Lig, League Two-3. Lig, North Conference -?? olunca ben ?? kısmından başlayıp 4. senemde 2.Lig seviyesine yükselmişim. Heryerde adım geçiyor felan. Sezon sonuna 5 maç kalmış, 2. sıradaki AFC Wimbledondan haftada 700 pound alan bana Manchester United kulübü haftalık 32.500 pound luk bir teklif sunuyor. "Ancak beni paranla satın alamazsın" diye bağıra çağıra teklifi reddediyorum. Yükselmeyi garantiye aldığım an, öyle mutlu oluyor taraftar, yönetim felan. Kendimi süper hissediyorum.

Başkan soyunma odasına geldi. Hiç tanımıyormuşum, malzemeci gösterdi.

-Abi dedi zaten şunun şurasında kaç kişiyiz, benim karşı komşum ben de oradan tanıyorum.. 
Gözlerinin içi gülüyordu, geldi elimi sıktı önce. Kendini tutmaya çalıştığı çok belliydi.(Yazıda flashforward diye bir şey olsaydı ne hallere girdiğini yazardım burada ama, beklemek zorundasınız.) 
-Tebrikler hocam, önce teklifi reddettin, şimdi takımı League One a yükselttin. Bu bedbaht taraftar sayende mutlu olmaya başladı. 
-Estağfurullah, ben potansiyeli açığa çıkardım. 
Takımın "Amaral" ı Collins ortaya geldi bir baba hindi çektirirken başkan aralarına girmişti bile. Kravatını başına dolamış, gömleğini dirseğine kadar sıvamıştı. Terli terli yanıma geldi, 
-Hocam sözleşmeni artırmak istiyorum, bizim çocuğun dersanesi bitti, oradan artan bir 200 pound sana helal olsun, dedi. 
-Yok efendim, kabul edemem, çocuğun rızkı o, bugün o olmadı başka bir şey çıkar ona kullanırsınız, dedim.

Cümleyi çok karışık kurmuşum o da bir şey anlamadı, otobüse güruh olarak hareketlendik. Şehir turu atarak bir kaç saat dışarıda kalacağımı düşünürken, 20 dk sonra evimdeydim. "Küçük şehrin mutlu yaşamı" dedim kendi kendime.. Oturdum memleketimde bunlar konuşuluyor mu acaba diye paçavramsı gazetelere bir bakayım dedim ki, internetim çok yavaştı. Biçimsiz sitede adımı arattım, çok yerde geçiyordu. Ya beni yazmışlardı ya da ülkemde çok güzel gelişmeler olmuştu.

Evet dostlar hala internetim sürünüyordu. Çıldırmak üzereyken, hiç bunlara sahip olmadan geçirdiğim 15 senem gözümün önüne geldi. Var ya meşhur söz, sahip oldukların bir gün sana sahip olacak diye, inanmaya başladım bu külhanbeyi söze.

Seneler boyu gelişim adında bir sürü değişime maruz kalıyoruz, konfor sağlıyor sözde, bağımlı yapıyor aslında. Onlarsız olmuyor. Belki de hayatı güzel kılan şey bağımlılıklar. Cumartesi yine o bağımlılıklarımızdan(yakuphanoğullarından) birine doğru gideceğiz, bu sezon sondan bir önceki buluşma, hiç aklınıza geliyor mu son maçtan sonra zaman nasıl geçecek? 





31 Mart 2010 Çarşamba

Anneme

Sene 1987, Sony marka Trinitron serisi 55 ekran tv evimize girer. Babam o sıra arkadaşlarının gazına gelip eve renkli televizyonu alır. Ancak üzerinden geçen 23 senede halen çalışmakta olan tv nin yerine yenisini aldırmaz bir türlü. Envai çeşit bahaneyle bizi lcd lerin led lerin havada uçuştuğu, insanların yeni açılan teknoloji marketlerde bir tanesini "kapabilmek" için kafa göz yardığı bir dönemde, 23 yıllık tv ye mahkum bir şekilde yaşamımızı zorla idame ettirir. 



Şimdi tv sözkonusu ise, aileyle birlikte yaşanıyorsa, standart bir ailenin akşam kavgası tv dizileri oluyor. Ben de isterdim annem ordan plağa nostaljik birşey koysun, elinde kitabıyla, bilge bilge sussun. Ben de ordan buraya zaplayarak gençliğimi yaşayayım. Ama nerde efendim. Bir tanecik annem akşamları Kanal D zırvasının ne menem olduğu belli olmayan tüm dizilerini gözünü kırpmadan izliyor, yanında fındık, ceviz kırıp, elma soyuyor, bir de üstüne bana ikram ediyor.

Ben hiç meyve yemem bana kalsa. Hala zorla yedirirler. Bazen hasta olduğumda portakal yerim bi tane, bakarım geçmiyor, "eeh biliyodum zaten" diyip basarım vicks i böğrüme böğrüme.. Böğrüme yazdığıma bakmayın, az önce annemin yaptığını anlattığım ceviz, fındık kırmak gibi eylemler bu şekilde konuşmamı sağlıyor. Annem bir tanedir yine de. Bazen kızar döker ama çok iyidir, hep iyiliğimi düşünür.

Allah'a şükür tv ile aram pek yok. Dizi olarak tv den sadece Geniş Aileyi izliyor olmanın verdiği rahatlıkla, tek tv li evimizde rahat rahat yaşayabiliyorum. Internet sağolsun herşeyi indirip izleyebiliyorsun. Eskiden öyle miydi? Bir şarkı indirmek için 40 dk beklerdik, şimdi bir film indiriyoruz o sürede. Belki ilerde tüm internetin sıkıştırılmış halini indirebileceğiz bilgisayarımıza. Diziden başka tv de ne mi izliyorum? Cevap basit: maçları. Spormaxiyle, NTV si, LİGTV si ve STAR ıyla hemen hemen tüm maçları izliyorum.

Evet doğru düzgün bir hayatım kalmıyor ama, insanın sevdiği bir şeyi yapması çok doğal. Hadi lig maçları neyse haftasonuna kalıyor(gerçi beşiktaşım sayesinde evdekiler pazartesi-cuma bir sürü dizilerini kaçırsalar da) ve çakışmıyor tv programlarımız annemle. Ama annem, garip anam, mazlum anam... Biliyorum bu akşam fenomenin var. Ağlak ve gergin aile, gene başına binbir belayla başetmeye çalışacak. Onlar sette, izleyenler tv başında gerim gerim gerilecek. Anlamıyorum arkadaş, benim başıma bu Halil Ergünün ve ailesinin başına gelenler gelse, şimdiye intihar ederdim.


Adam hala paytak paytak yürüyor, yok efenim aile şerefiymiş, yok efenim gururuymuş. Bırak bu işleri gözünü seveyim. Aslında Yaprak Dökümünü bu kadar seven kadınlar, futboldan anlasalar eminim ya Beşiktaş ya da Liverpool taraftarı olurlardı. Acı acı acı... Başka bir şey yok hayatlarında.

Neyse malumunuz STAR eşref saatine denk gelip Arsenal-Barcelona maçını yayınlamayı seçmiş. Ama bu akşam, işin kötüsü acılı aile günü. Yani Yaprak Dökümü. Anne özür dilerim gerçekten ama, bu maçı izlemem lazım. Kanal D kanal-i-zayonunun webtv si pek iç açıcı değil ama, istersen bilgisayarımı kullanabilirsin. Affet beni şimdiden anne. Seni çok seven oğlun.

27 Şubat 2010 Cumartesi

Oğuz Çetin

Kendisini sevmiyorum. Nedeni de şudur. 

Efsanevi "save"im, Beşiktaşla başlayıp, Fildişi Sahilleri,Sevilla, Fransa,Chelsea ve ardından yeniden Sevilla'yla devam eden (FM 2010) oyunumda, Beşiktaştaki 2. sezonumda, asistanım başka takıma transfer olmuştu.
Sonra ben de dilimizi bilen iyi bir Asistan ararken Oğuz Çetini gördüm, teklif götürdüm ve takımda göreve başladı kendisi. Ardından hep yaptığım üzere, maç öncesi ve maç sonrası basın toplantılarını kendisine bıraktım. Basınla pek iyi anlaşamıyorum, bitmiyor sorular, hemen storm out u seçiyorum ve kavgacı biri olarak tanınıyorum. 

Beni kimse öyle tanısın istemiyorum, hep iyi birisi, yardımsever, aç doyuran birisi olarak görülmek istiyorum. Belki de hayat bizi böyle görünmeye mecbur kılıyor bilemiyorum. Sonuçta neyin doğru neyin yanlış olduğunu sadece bizden öncekilerin yaşamışlıklarına göre seçebiliyoruz. ve asla doğru olduğunu bilemiyoruz. Sadece öyle kabul ediyoruz.

Neyse, bu arkadaş maç öncesi yorumlarında veriyor negatifi sürekli, yok efendim takım elinden geleni yapacakmış ta, işte karşı takımın X oyuncusundan çekiniyormuşuz gibi döktürüyor sürekli. Maçta da mesela 4-0 kazanıyorum, 20 şut atmışım felan. Ama bu arkadaş yok işte X oyuncum kötü, aslında futbolcu bile denemez ona, yerine transfer düşünüyoruz gibi sözler zırvalıyor.

Efendim, futbol çokça motivasyonla oynanan bir oyun olduğu için, e oyuncular mutsuzluğa kapılıyor gittikçe. Ben de sinirleniyordum. Maç içerisinde sürekli yedek kulübesini tekmelemeler, yan hakeme çelme takmalar, çelmeyi takarken de Oğuz Çetine bakmalar felan. Kendisine karşı aşırı bir sinirle dolmaya başlamıştım.

Bir gün dedim kendisiyle konuşayım kulağını çekeyim bunun. Girdim toplantıya, bir baktım elimde seçenek olarak sadece yok efendim oyuncu önermek ister misin, antrenör önermek ister misin, akşam yemeğinde bakla mı verelim gibi saçma sorular var. Ulan ona mı soracağım transferi, başımda yıldırım demirören gibi başkan var, ona sormuyorum. Oğuz Çetin kimmiş?

Tabi hayal kırıklığına uğradım bu durumda, ben de ikinci bitirip, uefa yarı finali oynadığım sezonun bitiminde, aldığım gazı fırsat bilip, Oğuz Çetini aldım karşıma. Elimde kaleci eldiveni.. Verdim bunun suratına suratına, defol git olum dedim. "Takıma negatifi vermesen şimdi şampiyonduk" dedim, "senin yüzünden takım 20 milyon euro garanti parayı kaçırdı" dedim. Ne olsa beğenirsiniz? Yönetim el koydu bu uygulamama.

Ardından prensip sahibi olan ben kararımın arkasında durdum. Önce sakinleştim. Elimden viski şişesini bırakıp, üstümden röbdoşambrı çıkardım, bir pijama giydim(by umut sarıkaya). Tekrar düşündüm, ardından başkanı aradım. Meşgule attı telefonu. Sinirlendim bir daha aradım. Yine meşgule attı. "Nie acmiosn? kotu bisey mi yaptm sana" diye mesaj attım. Elimde bir bardak çay ile salonda turlarken, başkan geri aradı. "noldu mutlucum dedi" Arkadan "yıldırım demirören yeeeetmeeezz" sesleri yükseliyordu, anlam veremedim. Konuşmaya konsantre oldum. "Başkan" dedim, "ben bu hocayla çalışmam" dedim. "Ya sabah konuşuruz" dedi. Sinirim zıplamıştı, başka kararları alırken hiç düşünmeyen demirören bu kararı almak için sabahı bekleyelim demişti. "Başkanım kovalım Oğuz Çetini" dedim. Konuşuruz dedi.

Büyük hayal kırıklığına uğramıştım, interneti açtım. Bir iki galeri baktım milliyette. Sonra daha ciddi birisi gibi gözükmek için ntvspor u açtım. Orda sporcu galerileri vardı en azından. Bir sigara yaktım oturdum tek tek baktım hepsine. Eskiden bayan sporcu deyince ya tığ gibi jimnastikçiler ya da, body buildercılar gelirdi akla. Nerdeeeen nereye diye içimden geçirdim.

O arada bilgisayarıma nasıl dadandığını bilmediğim bir solucan ile hayatımın değişeceğini bilmiyordum. Birden açılan pencereyi görünce önce refleks olarak monitöre abandım. Aman evdekiler görmesin diye yaptığım hamlenin gereksiz olduğunu yazıları görünce anladım. İspanyolca birşeyler yazıyordu. Hemen Google Translate i açtım. yazıyı kopyalamak için pencereye tıklayınca başka bir sayfada güzel bir ispanyolun fotoğrafı açıldı. beni bir yerlere davet ediyordu adeta...

google translate, "Manuel Jimenez Sevilla antrenörü ateşledi. Sevilla antrenörü harıl benziyor" diye çevirmişti ama bir bit yeniği vardı bunda. Sonra ingilizceye çevirdim. "fired" kelimesini görünce heyecanlandım, bunun kovulmak gibi bir anlamı olduğunu biliyordum. Bunun ardından Sevilla internet sitesine girdim. info@sevillafc.es adresine, göreve talip olduğumu aşağıdaki mail ile bildirdim. (tabiki google translate ile çevirdim)

"merhaba Sevilla,
takımın potansiyelini ortaya koyacak bir teknik direktörle çalışma imkanına ne dersiniz? Daha büyük bir sevilla düşünü gerçekleştirmek, özlenen ispanya ligi şampiyonluğuna ulaştımak için, ben, şu an boşta olan teknik direktörlük pozisyonunuza talibim. Kendimi tanıtma ihtiyacı hissetmiyorum, çünkü oyuncu tarama timiniz maçımıza gelip Nobre yi izlemek istemiş ama bana hayran kalmıştı. Ertesi gün gazeteleri okudum. Siz de bana karşı boş değilsiniz.
Bu teklifi değerlendirmek için, çok fazla zamanınız yok, acilen cevabınızı bekliyorum.
Mutlu Demirbaş
Msn adresim sevillafcentrenador@hotmail.com"

gönderdiğim mail üzerine, 10 dk sonra birisi beni msn inden ekledi. hemen konuşmaya başladık. Bir süre sonra msn penceresinde hem "Big Boss" hem de siz web kamerasına sahipsiniz, görüntülü konuşmak istermisiniz yazısı çıktı. Hemen talep gönderdim, elinde puro, kafasında hasır şapkasıyla bıyıklı bir adam karşıma çıktı. "Sesini duyamıyorum" dedi, ben de "Mikrofon bozuk" dedim(micrófono estropeado).

Sonra anlaştık, Turkcell digital imzayla imzaladım pdf şeklinde hazırlanmış sözleşmeyi. Bu muhteşem hız başımı döndürmüştü. Uçak biletlerimi aldıracaklarını söyledi ve kapattık. msn penceresini kapatınca az önce birden açılan sayfadaki ispanyol güzelle karşılaştım, "Vanessa bekle beni dedim". Tekrar bir sigara yakıp istanbulun köy denebilecek semtlerinden birinde olan, gecekondu manzaralı villamda cama çıktım ve "ulan Oğuz senin yüzünden ülkeyi terkettim, yazıklar olsun sana!" diye bağırıp, son kez isyan ettim.

Bundan sonraki hayatımda, para, lüks, başarı olacaktı. Artık isyan etmeyecektim. Camı açık bırakıp uyumak üzere, çekyata geçtim. TV yi açtım, telegol programında Ahmet Çakar benimle ilgili hoca değil yorumları yaparken uyuyakalmışım...

Mutlu, Entrenador Mutlu:)