24 Ağustos 2011 Çarşamba

Tek istediğim biraz huzur

Onu da istiyorum, bunu da. O benim, bu benim olacak, bu da. Hiç elde ettikleriyle yetinmeyen, daha fazlasına özlem duyan insan toplulukları türedi zamanla. Özlem duymanın anlamını bile bilmeyen bu insanlar, kendilerini daha iyiye, daha yüceye götürecek şeylere olan isteklerini özlem diye adlandırdılar. Bizimle birlikte varolan herhangi bir şeyi terketmeye değer miydi bu daha fazlası, daha yücesi? Kafam karışık dostlar.

Kendi halinde bir gün planlamak diye bir şey olabilir miydi? Kendi halinde gün planlanamazdı. Ben de planlamamıştım. Sahi kaçta uyanacaktım, kahvaltıda ne yiyecektim, üstüme ne giyecektim? Yatağın içinde dönüp dururken içimden bunları geçirip durdum. Annem yan odadan bağırıyordu "içme şu zıkkımı sabah sabah". Bir nefes daha aldım, iki nefes daha verdim.

Odanın içine yayılan müthiş deterjan kokusunu içime çektim. Güneşli, parlak bir gündü. Belki sokaktan aşağıya şırıl şırıl köpüklü sular akıyordu. İstanbul'un kenar mahallelerinde yaz bambaşkadır. Gelişigüzel yerleştirilmiş, aceleci, çoğu zaman kaba haliyle sadece başını sokacak bir yer ihtiyacına binaen yapılmış evlerin arasından geçen, her yeri binbir türlü kazı çalışmasında yarılmış, çoğu öylece bırakılmış sokaklar. Çoğu, artık başını sokacak bir yer olarak yetersiz kalıp, iki usta maharetiyle kapatılmış balkonlar.

Evin tek balkonuna bakan ayak uçlarımdaki serinlik hissi, doğru düzgün sıkma işini beceremeyen çamaşır makinemizin eseriydi. Merdaneli makinemizin tuhaflığından mıdır, annemin hatırladığım en neşeli fotoğrafının merdanelerin üzerinde kavuşturduğu yarıya kadar sıyrılmış kolları ile üzerindeki çiçekli elbisesiyle gülümserken çekilmiş olmasından mıdır, acayip sempati besliyordum. Zaten o da bu kadar sıkıyordu. Niye değiştirmiştik ki?

Sigaramı akşamdan kalma buruşmuş arkadaşlarının yanına gönderip, sağlam bir öksürdüm. Annem yine yan odadan "meme gibi kalkar kalkmaz yapış zıkkımına geberesice!" diye hoş bir sesleniş gerçekleştirince yataktan doğrulmaya karar verdim.

Mutfağa doğru yöneldiğimde çaydaklıktan gelen buharın sesini farkettim. Çaydanlığa doğru ilerlerken eski, üzerinde sarı çiçekli motifler bulunan muşamba serili masanın üzerinde dört siyah zeytin kabuğu ile dökülmüş vişne ya da çilek reçelini, ekmeğin kırıntısını, sonra da ocağın üzerindeki boş menemen tavasını ve yığılı bulaşıkları gördüm. "Çaydanlıktaki su da bulaşık içindir" diye düşünüp dokunmadım. Yüzümü yıkayıp odama dönünce bir sigara daha yaktım.

Perdeleri açmaya gerek duymadan odanın içerisine dolan güneş tüm odaya keyif veriyorken, benim içimdeki tüm enerjiyi alıp götürüyordu. Elimde sigaramla balkona çıkıp uyanmak maksadıyla korna seslerine maruz bıraktım kafamı. Mutlu uyanmak böyle olurdu işte. Kahvaltı değildi mutluluk kaynağı, şehrin gürültüsüydü. Yaşadığını hissettirirdi insana.

Çamaşırların arasında formamı gördüm. Yeni çamaşır makinamızın ilk şaheseri karşımdaydi:"Beşiktaş formasından imal edilmiş bir Adanaspor forması" ah benim cefakar, mazlum, garip anam. Çamaşır suyu alışkanlığını bırakman icin cssd'ine mı göndermeliydik seni?


Adanaspor kirlendi ilk, belki ilk farkına varılan bu oldu. Para satın aldı kendisini. Bir aile, bir fert sahip oldu kendisine, inanılmaz başarılar vaadederek. Hızını alamayıp İstanbulspor'a da bulaştı. Halbuki ne güzel gelenek takımıydı İstanbulspor. "Üç büyükler"in hegamonyasındaki bir şehirde, kimseye farkettirmeden yaşamaya çalışıyordu. Sonra transferler, büyük sükseler. Bitti, hiç bir sempatisi kalmadı koca geleneğin. Adana daha sahip çıktı kulübüne. Dibi görüp yükseldiler. İstanbulspor böyle olmadı. Zira, İstanbul'da kim neyi sahipleniyordu ki? Sadece saplantılar karar vermiyor muydu bu mekanizmalarına? İstanbul'un İstanbulspor'dan başka, bambaşka saplantıları vardı. Onlara takılıp kalmışlardı. Hala daha öyleler. Şimdi Adana kirlendi(belki), kim bilir, İstanbulspor da kirlenecekti.


Giden gitmiş dostlar, aynı İstanbul'un aynı kenar mahallesine gideceğim şimdi. Ve yine aynı saçma sahiplenmeler göreceğim. Bir değeri oluşturan unsurun, ben, sen, o, onlar olduğunu, biraraya gelince biz olduğumuzu ne zaman anlayacağız? Hayata, salt hayat diye bakmayıp, kendilerine adına hayat dedikleri, meşgalele doldurdukları kişisel hayatlarının gerçekte hayatın kenarından bile geçmediğini bilmeyen, farkedemeyen insanlara bunu nasıl anlatacağız?

Hayat değerler bütünüyse, biz o değerleri oluşturan bireyleriz. Ben olmazsam O da olmaz, olabilemez.

Balkondan içeriye girdiğimde değişen hiçbir şey yoktu. Biraz daha yükselmiş bir güneş, içeriden bağırıp çağıran güzel anacım, toplanmamış yatak ve ayak ucundaki çamaşırlar. Uzandım değişimin karşısında dimdik duran yatağıma. Kapayıp gözlerimi, hep aynı kalan bir dünya düşündüm. Huzurluydu.


2 Ağustos 2011 Salı

Kabahat bende

"Gün ışığı hafiffçe süzülürken odanın içine.." diye başlayan bir cümle çok karizmatik olurdu. Ama asla gün ışığına uyanmadım. Ailemin ev satın alırken, düşünürken yaptıkları küçük hesapların büyük etkisinde kaldı hayatım. Yalıtım, ısıtma gibi sıkıntıların büyük olduğu devirlerde, kışın ısınmanın büyük dert olduğunu, hatta çoğu kez tek odanın ısıtıldığını, kış gecelerini tıka basa tek odada geçirdiğini bilmekte fayda var. Biz de böyleydik.

Güney cephe olan evin, sıcak olması beklenirdi. Yüzünü güneye dönersen, güneş solunda kalır. Böyle demiyor muydu meşhur parçada. Ancak tek sıcaklığı yazın güneş, kışın da sobanın arka kapağının kızıllığına bağlayan bir evde sıcaklık, anca soba üzeri pişen kestaneler olabiliyor. Gün ışığı süzülmeyen evin içine hep kamyon gürültüleri süzülerek değil, mütecaviz şekilde geliyor, kışın pencerenin pervazlarını yalnızlık gibi titretiyor, aynı pencereleri yazın korku gibi gürültüyle aşıyordu.

Çok konuşulmazdı, çok konuşmazdık. Tek odaya doluşmuş bir sürü insan, konuşmadan ne yapabilir ki? Ama evet konuşulmazdı. Ev buluşma yeri değildi,  sadece dinlenme yeriydi. Ve dinlenmek tek şekilde mümkündü. Uyunur, TV izlenir, meyve yenirdi. Yaşama alanı değildi orası. Eğlenme alanı da değildi. Eğlenmek yoktu ki hayatta, çalışılmalı, okula gidilmeli ve uyunmalıydı.

Hayat bize savaşılması gereken değil, belirli kalıpların içinde varolunması gereken bir formda sunuldu. Buna uygun hareketler beklendi hep. Bu yüzden bir şey olduğunda alkışlayan eller hiçbir zaman havaya kaldırılmadı. Havaya kalktığı an ise hep 85 ti. Bazen unutulurdu, bazen geç kalınır, bazıları takmazdı. İsyandı bizim için, senin için, onun için.

Beşiktaşlılık duruşu diye birşey yoktu. Beşiktaşlılık duruşu senin, benim duruşlarımızdı, üzerine fazlaca anlam yüklediğimiz. Bizim duruşlarımızdı o çatı altında ifade ettiğimiz. Hayatına tek isyanı bir stadyumda yapan bir insan olarak, isyan ettiği duruşun kaybolmasını hep birşeylere yorduk. İstediğimiz Beşiktaş gitmişti, başka bir Beşiktaş vardı. Hiç farketmedik biz gitmiştik, bitmiştik.

Elimizde hiçbir şey kalmadı artık. Tek keyfi futbol olan birisi olarak, elimden alınan futbolumu özlüyor ama, yerine birşeyler koymak gereksinimini hissediyorum. Artık heyecan duymuyorum. Hiçbirinden. Keşke daha iyisini yapabilsem. Normalleşebilsem..