Keskin bir kül kokusuna uyanmıştım. Akşam yatağa kül tabağıyla girmiştim. Anneme ilk evden ayrılırken, "anne işte kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum", "akşamları iş yemekleri düzenlerim, iş çevrem genişler" yalanlarını hoyratça savurmuştum. Ders için bilgisayar istiyorum diyen ortaokul ergeni kılıklı yalanlarım her ne kadar annemi kandırmasa da, artık gitsin de görsün gününü diyerek kabul etmişti. Bu kararın üzerinden geçen 2 ay sonunda kendimi iş yerine ailemin evinden daha uzak, daha köhne bir semtte, daha da köhne bir binada bulmuştum.
Daracık bir sokağın en ucundaki binanın dışı 90lar modasına kapılan müteahhidi tarafından betebe ile kaplatılmıştı. Beyazı sararmış, kırmızısı pembeleşmişti. hemen yanındaki boş arazi inşaat araçlarıyla doluydu. Sabah mesai saatlerinin başlaması annemin yatağı sarsarak beni uyandırmasını andırıyordu. Bina tüm albenisini hemen karşısındaki bakkaldan alıyordu. Sepet kullanmak kadar güzel bir şey yok sevgili okur. Asansörsüz, asansörün oturma odasına katıldığı bir binada, tvyi kucağınızda seyretmek istemiyorsanız susacak ve sepetin ipini sıkıca kavrayacaksınız.
Evimin içi, yarı doluydu henüz. Kendi zevkime göre döşeyeceğim diye bir sürü yeri boş bırakmıştım. Odalarda kendiliğinden oluşan bir feng shui vardı. İnsana huzur vermese de telefon konuşmalarına yankı veren bir unsurdu. Çok telefon görüşmesinde "hayır abi banyoda değilim, valla değilim bak camı açıyım da çocuk seslerini duy" dediğim, televizyonu açtığım olmuştu. Kapının arkasında tüm kirli giyisilerimi taşıyan ucu yamulmaya yüz tutmuş askılık hemen kapının arkasındaki bavula bakıyordu. Henüz bir çamaşır makinam olmadığı için kirlileri anneme götürüyordum. Anneme de, "anne istesem alırım ama, işte gelmek için bahane çıkarıyorum böylece" diye havadan sıkmıştım. Haftada bir gün de olsa, güzel bir yemek yemek benim de hakkımdı. Tüm haftanın pizza öğünlerine inat, tarhanasıyla, pilavıyla, patlıcanı, et haşlamasıyla ataerkil bir türk yemeği ziyafeti çekiyordum böylece.
Her ayın ikinci yarısında, gayrisafı milli hasılamın 3/4 ünü harcadığım için, kalan paramın 1/4 ünü kalan günlere yetiştirmeye çalışıyordum. bu paranın 1/3 sini sigaraya, kalan paranın da 1/7 sini de içeceklere veriyordum. İki günde bir sipariş verdiğim "her zamankinden" pizzamla, promosyon diyeti yapıyordum. Haftanın tek günlerinde parasını verdiğim, çift günlerinde ise promosyon olarak gelen pizzayı yiyordum. Annem bendeki kilo artışını görünce bunu yaşam standardımın artışı olarak değerlendirmişti. Halbuki hamurun gücü, evrendeki tüm güçleri ezerdi, keserdi...
Mide ağrılarımın azmasına rağmen, pizzanın yanında abandığım, kapağından promosyonu çıkan kolalardan bir tane söyledim. "Nizaaaam!". Bakkalın küçük çırağı mahallenin en klas canlısıydı. Onun ardından herkesin beslemekte yarıştığı isimsiz tombalak kedimiz gelirdi. Neden isimsiz demeyin, bir rivayete göre bu zavallının annesi sekiziz doğurduğunda 7 isim düşünmüşler. 8. süpriz olmuş. Zaten o da bu mahallede 8 yavru kötü, çocuklar bize kötü davranır diye alabildiğini alıp yollanmış daha lüks semtlere. İşte bu toparlak geride kalan yavruymuş, tek olunca nasıl sevilmiş nasıl sevilmiş... Geldiğimden beri sırrını çözmeye çalışmama rağmen her hangi bir iler tutar yanını bulamamıştım.
Nizam getirip kolamı sepetime koyduğunda, "eyvallah yavrum!" diye seslenerek onunla arkadaşım, samimiyiz biz havası getirmek istemiştim, yukarıya bakarak elini göğsüne götürdü. 15 yaşındaki çocuk bana "eyvallah" duruşu sergilemişti. Kendimi kötü hissettim, gidip ensesine vurup, "naber lan Nizam?" diyesim gelmişti. Kolayı çekip biraz önce gelen pizzama doğru hareketlendim. Bir orta boy pizzayı 3 bardak kolayla bitirdiğimde, saat gece 11 i biraz geçiyordu. bilgisayarda radyoyu bir şiir programına dayadım. Olmayan kontörümle, şimdi onu arardım bunu arardım diye içimden geçirip durdum. Elimde sigarayla üzerinde uzanılabilecek tek nesnenin çarşafını üzerime çekiyordum en son.
Sigarayı söndürdükten sonra uyumak bilincini gösterdiğim için çok şanslıydım, beni kendime getirdiği için de o küllerin içinde uyandığıma şükrediyordum. Sabah aradım annemi :"Anne ev sahibinin oğlu gelecekmiş, bir süre daha sizinle kalabilir miyim?" dedim. "Akşam ne istersin?" dedi. "Senin yaptığın bir şey olsun da farketmez anacığım" diyerek yalakalığın dibine vurdum. "Peki madem bir şey istemiyorsun, dünden kalan kapuskayla bulgur var" dedi. Yine boşa sallamıştım.
