29 Eylül 2011 Perşembe

İstememek

İnsan bu ya, istemez bazen en istenecek şeyi bile. Atar kalbinin en derinlerine, bir daha çıkarmamacasına. Ya da üstünü külle bezer bu isteğinin içinde yaktığı ateşin. Korları durur altında. Sessiz ve derinden, içten içe yanmaktadır da etrafına sıcak bir huzur bırakır. İşte o geçici huzura yanar, kül olur insan.

Oldu olası, huzuru arar insan. Kimisi çevresinde, kimisi çevresinden bağımsız kendi hayatında. Ama huzur, huzur, huzur. Huzur kıymeti bilinmeyen en önemli hadisedir insan hayatında. Buna rağmen, en huzurlu zamanlarını reddetmiştir insan hayatında. Macera arayıp, başka bir sıcaklık aramıştır hayatında. İşte öyle zamanlar var futbolda.

Oldum olası, futbolu 90 dakikalar içine sığdıran insanlardan olmadım. Hayatı 10 dakikalar içine sığdıranlardan olmadığım gibi. Gün 24 saatti, futbol da yaşayan bir organizma. Taraftarlığım hayat çizgimi belirlese de, asla holigan olmadım. Ama 24 saati taraftar olarak yaşadım.

Kendimi yazmaya hazır hissediyordum. Yalnızdım. Genellikle yalnız hissettiğimde yazardım. Hayatım yalnız geçmişti. İlkokulda mahallenin en tıfıl çocuğuydum. İşte o ablaların "ben seninle evlenicem" dediği, ama asla evlenmedikleri -en az 25 yaş büyüklerdi!!- çocuktum. Zaten mahallede de kimse kaale almazdı. Ancak bulaşmak istemezlerdi. Sahi ya, söylemeyi unuttum, abim mahallenin en azılı serserisiydi. Bir güvercin için 40 kişinin arasına tek başına dalardı. Üstelik kendi güvercini bile değildi. Zaten kendi güvercini olsa ne yazardı ki? Sonuçta uçan, kaçan bir varlıktı güvercin. Hapsedemezdin, yemini verirdin, gelirse gelirdi. Gelmezse zaten senin olmamıştı ki..

Hayat düzeninin çokça Beşiktaş üzerine yoğunlaştığı, insanlardan olasıya uzak biriydim işte. Hiç söz söylemeye ihtiyaç duymadım. Dışarıdan dışarıdan yaşayan, farkettirmeden, varlığını göstermeden, "haaa o mu" denilen biriydim. Bir kez konuştum. Lisedeydim... Yine sınıfın en tıfıl, en mırıldanan adamıydım. Kız için çıkabilecek kavgada bile arka sıraya atılıyordum: "sen dur şurda bakiyim, ne diyosun lan sen bizim sınıfın çocuğuna!".. Halbuki kadınım(!) için kavgamı ben vermeliydim, çıkmalıydım karşısına, "siktir lan ben seviyorum" demeliydim. Diyemedim, dedirtmediler. Dedirtseler de dermiydim? Bilmiyorum.. Ama bir gün çıktım bağırdım, "ben birşey söylüyorsam beni dinleyeceksiniz, önemseyeceksiniz" dedim. İnsan konuşursa dinlenirdi, en büyük korkum önemsenmemekti..

Korkaktım, çekingen, uysal. Kimse en sevdiğime dokunmamıştı. En sevdiğime ben dokundum o dönem. Çıktım bağırdım :"Ahmet Dursun, Seba Gitsin!". Yanlış yapmıştım. İlk bağırışım ne denli kavga çıkardıysa olması gerektiği yönde ve sınıfın en tıfıllarını(benim gibi) vitrine çıkardıysa diğerleri gibi, ikinci bağırışım da kavga çıkardı, olmaması gereken. Halen gözyaşlarını hatırlıyorum, ben bugün gözyaşı döktüm diye içimde beliren bir gözyaşı güzellemesi değil bu. Hatırlama, geçmişimi, ne yaptığımı, nerelerden geçtiğimi anlama, biraz da anla çabası sadece..

İnsan istemez bazen en istediğini ya, işte o derece istemez konuma geldim şu günlerde. O, kalbimin derinlerinde aşık olduğum olguya ayrı hareket ediyordu. O'na aşık olmamıştım ki.. O'na aşık olmuştum.  Duymazdı belki beni, tanımazdı ya da. Ama orada olacağımı bilirdi. Şimdi nerede olduğumu bilmesi gibi. İstemez ya insan bazen en istediğini, istemiyorum en istediğimi. Hayatımda oluşan büyük boşluğa rağmen istemiyorum. Bir O'nun yokluğunu arıyorum, varlığını aramıyorken..

Kafa sikiyorum bir yandan, özür dilerim. Beşiktaş değil mi? Evet. Hayat daha çok. Hayat ne garip, en çok arzuladıkların en uzağında durmayı seçiyor. Kapatıyor kendini sana. Yine de, aslolan hayat.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Tek istediğim biraz huzur

Onu da istiyorum, bunu da. O benim, bu benim olacak, bu da. Hiç elde ettikleriyle yetinmeyen, daha fazlasına özlem duyan insan toplulukları türedi zamanla. Özlem duymanın anlamını bile bilmeyen bu insanlar, kendilerini daha iyiye, daha yüceye götürecek şeylere olan isteklerini özlem diye adlandırdılar. Bizimle birlikte varolan herhangi bir şeyi terketmeye değer miydi bu daha fazlası, daha yücesi? Kafam karışık dostlar.

Kendi halinde bir gün planlamak diye bir şey olabilir miydi? Kendi halinde gün planlanamazdı. Ben de planlamamıştım. Sahi kaçta uyanacaktım, kahvaltıda ne yiyecektim, üstüme ne giyecektim? Yatağın içinde dönüp dururken içimden bunları geçirip durdum. Annem yan odadan bağırıyordu "içme şu zıkkımı sabah sabah". Bir nefes daha aldım, iki nefes daha verdim.

Odanın içine yayılan müthiş deterjan kokusunu içime çektim. Güneşli, parlak bir gündü. Belki sokaktan aşağıya şırıl şırıl köpüklü sular akıyordu. İstanbul'un kenar mahallelerinde yaz bambaşkadır. Gelişigüzel yerleştirilmiş, aceleci, çoğu zaman kaba haliyle sadece başını sokacak bir yer ihtiyacına binaen yapılmış evlerin arasından geçen, her yeri binbir türlü kazı çalışmasında yarılmış, çoğu öylece bırakılmış sokaklar. Çoğu, artık başını sokacak bir yer olarak yetersiz kalıp, iki usta maharetiyle kapatılmış balkonlar.

Evin tek balkonuna bakan ayak uçlarımdaki serinlik hissi, doğru düzgün sıkma işini beceremeyen çamaşır makinemizin eseriydi. Merdaneli makinemizin tuhaflığından mıdır, annemin hatırladığım en neşeli fotoğrafının merdanelerin üzerinde kavuşturduğu yarıya kadar sıyrılmış kolları ile üzerindeki çiçekli elbisesiyle gülümserken çekilmiş olmasından mıdır, acayip sempati besliyordum. Zaten o da bu kadar sıkıyordu. Niye değiştirmiştik ki?

Sigaramı akşamdan kalma buruşmuş arkadaşlarının yanına gönderip, sağlam bir öksürdüm. Annem yine yan odadan "meme gibi kalkar kalkmaz yapış zıkkımına geberesice!" diye hoş bir sesleniş gerçekleştirince yataktan doğrulmaya karar verdim.

Mutfağa doğru yöneldiğimde çaydaklıktan gelen buharın sesini farkettim. Çaydanlığa doğru ilerlerken eski, üzerinde sarı çiçekli motifler bulunan muşamba serili masanın üzerinde dört siyah zeytin kabuğu ile dökülmüş vişne ya da çilek reçelini, ekmeğin kırıntısını, sonra da ocağın üzerindeki boş menemen tavasını ve yığılı bulaşıkları gördüm. "Çaydanlıktaki su da bulaşık içindir" diye düşünüp dokunmadım. Yüzümü yıkayıp odama dönünce bir sigara daha yaktım.

Perdeleri açmaya gerek duymadan odanın içerisine dolan güneş tüm odaya keyif veriyorken, benim içimdeki tüm enerjiyi alıp götürüyordu. Elimde sigaramla balkona çıkıp uyanmak maksadıyla korna seslerine maruz bıraktım kafamı. Mutlu uyanmak böyle olurdu işte. Kahvaltı değildi mutluluk kaynağı, şehrin gürültüsüydü. Yaşadığını hissettirirdi insana.

Çamaşırların arasında formamı gördüm. Yeni çamaşır makinamızın ilk şaheseri karşımdaydi:"Beşiktaş formasından imal edilmiş bir Adanaspor forması" ah benim cefakar, mazlum, garip anam. Çamaşır suyu alışkanlığını bırakman icin cssd'ine mı göndermeliydik seni?


Adanaspor kirlendi ilk, belki ilk farkına varılan bu oldu. Para satın aldı kendisini. Bir aile, bir fert sahip oldu kendisine, inanılmaz başarılar vaadederek. Hızını alamayıp İstanbulspor'a da bulaştı. Halbuki ne güzel gelenek takımıydı İstanbulspor. "Üç büyükler"in hegamonyasındaki bir şehirde, kimseye farkettirmeden yaşamaya çalışıyordu. Sonra transferler, büyük sükseler. Bitti, hiç bir sempatisi kalmadı koca geleneğin. Adana daha sahip çıktı kulübüne. Dibi görüp yükseldiler. İstanbulspor böyle olmadı. Zira, İstanbul'da kim neyi sahipleniyordu ki? Sadece saplantılar karar vermiyor muydu bu mekanizmalarına? İstanbul'un İstanbulspor'dan başka, bambaşka saplantıları vardı. Onlara takılıp kalmışlardı. Hala daha öyleler. Şimdi Adana kirlendi(belki), kim bilir, İstanbulspor da kirlenecekti.


Giden gitmiş dostlar, aynı İstanbul'un aynı kenar mahallesine gideceğim şimdi. Ve yine aynı saçma sahiplenmeler göreceğim. Bir değeri oluşturan unsurun, ben, sen, o, onlar olduğunu, biraraya gelince biz olduğumuzu ne zaman anlayacağız? Hayata, salt hayat diye bakmayıp, kendilerine adına hayat dedikleri, meşgalele doldurdukları kişisel hayatlarının gerçekte hayatın kenarından bile geçmediğini bilmeyen, farkedemeyen insanlara bunu nasıl anlatacağız?

Hayat değerler bütünüyse, biz o değerleri oluşturan bireyleriz. Ben olmazsam O da olmaz, olabilemez.

Balkondan içeriye girdiğimde değişen hiçbir şey yoktu. Biraz daha yükselmiş bir güneş, içeriden bağırıp çağıran güzel anacım, toplanmamış yatak ve ayak ucundaki çamaşırlar. Uzandım değişimin karşısında dimdik duran yatağıma. Kapayıp gözlerimi, hep aynı kalan bir dünya düşündüm. Huzurluydu.


2 Ağustos 2011 Salı

Kabahat bende

"Gün ışığı hafiffçe süzülürken odanın içine.." diye başlayan bir cümle çok karizmatik olurdu. Ama asla gün ışığına uyanmadım. Ailemin ev satın alırken, düşünürken yaptıkları küçük hesapların büyük etkisinde kaldı hayatım. Yalıtım, ısıtma gibi sıkıntıların büyük olduğu devirlerde, kışın ısınmanın büyük dert olduğunu, hatta çoğu kez tek odanın ısıtıldığını, kış gecelerini tıka basa tek odada geçirdiğini bilmekte fayda var. Biz de böyleydik.

Güney cephe olan evin, sıcak olması beklenirdi. Yüzünü güneye dönersen, güneş solunda kalır. Böyle demiyor muydu meşhur parçada. Ancak tek sıcaklığı yazın güneş, kışın da sobanın arka kapağının kızıllığına bağlayan bir evde sıcaklık, anca soba üzeri pişen kestaneler olabiliyor. Gün ışığı süzülmeyen evin içine hep kamyon gürültüleri süzülerek değil, mütecaviz şekilde geliyor, kışın pencerenin pervazlarını yalnızlık gibi titretiyor, aynı pencereleri yazın korku gibi gürültüyle aşıyordu.

Çok konuşulmazdı, çok konuşmazdık. Tek odaya doluşmuş bir sürü insan, konuşmadan ne yapabilir ki? Ama evet konuşulmazdı. Ev buluşma yeri değildi,  sadece dinlenme yeriydi. Ve dinlenmek tek şekilde mümkündü. Uyunur, TV izlenir, meyve yenirdi. Yaşama alanı değildi orası. Eğlenme alanı da değildi. Eğlenmek yoktu ki hayatta, çalışılmalı, okula gidilmeli ve uyunmalıydı.

Hayat bize savaşılması gereken değil, belirli kalıpların içinde varolunması gereken bir formda sunuldu. Buna uygun hareketler beklendi hep. Bu yüzden bir şey olduğunda alkışlayan eller hiçbir zaman havaya kaldırılmadı. Havaya kalktığı an ise hep 85 ti. Bazen unutulurdu, bazen geç kalınır, bazıları takmazdı. İsyandı bizim için, senin için, onun için.

Beşiktaşlılık duruşu diye birşey yoktu. Beşiktaşlılık duruşu senin, benim duruşlarımızdı, üzerine fazlaca anlam yüklediğimiz. Bizim duruşlarımızdı o çatı altında ifade ettiğimiz. Hayatına tek isyanı bir stadyumda yapan bir insan olarak, isyan ettiği duruşun kaybolmasını hep birşeylere yorduk. İstediğimiz Beşiktaş gitmişti, başka bir Beşiktaş vardı. Hiç farketmedik biz gitmiştik, bitmiştik.

Elimizde hiçbir şey kalmadı artık. Tek keyfi futbol olan birisi olarak, elimden alınan futbolumu özlüyor ama, yerine birşeyler koymak gereksinimini hissediyorum. Artık heyecan duymuyorum. Hiçbirinden. Keşke daha iyisini yapabilsem. Normalleşebilsem..

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Kapanmasın Kapılar

Kalabalıklar arasında koşturarak uyanmıştım. Yoksa bu kadar ter ve delirircesine uyumayı kimseye açıklayamazdım. Altımdaki çekyatın işe yaramaz örtüsü beni rahatsız ettiğine göre, az daha uyumaya hazırdım. İşte o an, kalkıp nevresimi düzeltmek istemiyorsunuz. Uykulu uykulu, vücudunuzun önce bir yarısını kaldırıp çekiştiriyorsunuz, sonra diğer yarısını. Suratınızdan bu esnada akan terler size "Yapma, görmezden gel" dese de, görmezden gelemiyorsunuz.

Gol yiyoruz, yeniliyoruz, aşağılanıyoruz yeri geliyor. Kendimi hiç bu kadar kötü hissetmiyordum. Ta ki adımız, ucundan kıyısından bu şike işine bulaştırılana kadar. Gözümün önüne geliyor, 3-3 lük Valeranga maçının ardından "öfkeli" gözüken ama aslında naif bir çaresizlik içinde boğulan bir ağabeyin, Şifo'ya yaptığı serzeniş. Başka türlüsünü bilmiyorum, olmadı hayatımda. Durgun, derin adamların takımıydı, öyle büyük öfke patlamaları yaşanmazdı. Yaşandığında da herkes buna hak verirdi, çünkü çiğnenmiş olurdu o haklar.



Gözümün önüne geliyor, devre arası alıp geri gönderdiğimiz yabancılar, milyar liraları yollarına döktüğümüz, hiç bir katkı sağlamayan türk oyuncular, kendimizce sembolleştirdiğimiz ama bizi para için terk eden futbolcular, aynı sezonda giden gelen teknik direktörler... Hiç böyle olmamıştık. Beceriksizliğimiz mi kalmıştı transferde, futboldan anlamayan, Bolton'a otobüs kaldıran yöneticilerimiz mi kalmıştı? Taraftarını dövdüren, elinde viski şişesiyle salvolar sallayan büyük başkanlar mı , rant kavgası yüzünden birbirini, aslında birbirleri üzerinden Beşiktaşımı kıranlar mı kalmıştı?

Hep Beşiktaş etrafında toplanmıştık, nefretimizi de mutluluğumuzu da üzüntümüzü de paylaşmıştık. Hiç böyle olmamıştık. Hakemlere ve federasyona da saydırırken de, son dakikada atılan gol üzerine tanımadığımız kişilerle, sadece üzerlerinde siyah-beyaz forma var diye sarılırken de, çoktan bitmiş bir sezonun ardından iki kadeh tokuştururken büyük boşluklara dalıp giderken de.. 

Şimdi ise, iddia bile olsa üzerimizde dolaşan kara bulutlar aldı götürdü bizden her şeyi. Belki ve umarım hiçbir şey çıkmayacak bir soruşturmanın, iki büyük "kahramanı" olduk ve hiç değilse kamu önünde suçlu imajımız oluştu. Öğrendiğimiz bin tane hukuk teriminin, "Allah mahkeme kapısından saklasın" tarzı düşünceyi kendine şiar edinmiş bir toplumun ferdi olarak, kendi hayatlarımızda bir işe yaramayacağını biliyor, sadece dua ediyoruz. "Lütfen bir kusurumuz olmasın". Ve bu şekilde, belki yıllar sonra diyebileceğiz kendi kendimize, "bizi de kurban ettiler ama böyle güçlü çıktık".



Yatmış olduğum yataktan hafif doğrulup, açık olması gereken balkon kapısına bakıyorum. Annem düşünceli, kapatmış kapıyı. "Üşütmesin oğlum". Ama uyuyamamış oğlun anne. Tribün kapılarını da düşünceli bir şekilde kapatıcaklar, düşüncelilikle. Ama alevlenir mi birden araya soğukluk girmiş aşklar?

1 Temmuz 2011 Cuma

Kavram Karmaşası

Beşiktaş 2011-2012 futbol sezonu için iç saha kombine biletlerini satışa sundu. Hemen dikkatler artış miktarlarına çekildi. Artışların ülke enflasyonunun üzerinde olması, dengesiz artışlar gerçekleştirilmesi gibi argümanlar dolaşıp durdu internet "aleminde". Ancak mesele sadece bu değildi. Çözümlemek için birkaç sene gözönüne alınmalıydı.


Yıldırım Demirören yönetiminin transfer politikaları üzerinden takımı değerli gösterip, şişirme çabası içine girmesi Beşiktaş Tribünlerinde alıcı buldu. "YETER" bağırışları "YETMEZ" e döndüğünde geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimizi anlamıştık. Miras yiyen çocuklar gibi yiyip bitirdik Beşiktaş'ı. Demirören de taraftar da elinden geldiği kadar tüketti tüm birikimleri.

Öte yanda bundan şikayetçi olanlar da vardı. Ses çıkartan, boyun eğmeyip, yapılan yanlışları sıralayan. Düşünen, fikir üreten, dünya futbolunu da, ülke futbolunu da, ülke ekonomisi ile ev ekonomisini de bilen bilinç sahibi insanlar vardı. Bu insanlar, çıkan her aykırı sese yükselen bir cop darbesi gibi karşıt tepkilerle bastırıldı. Bazen Kapalı Tribünü, Yeni Açık Tribünün üzerine saldılar, bazen Kapalı Alt Tribün, üst tribüne, bazen Kapalı Tribünün tüm stadyuma tahakkümü söz konusu oldu. Doğru ya burası çoğunluk ülkesiydi, çoğulcu politikalar yapılmalıydı. Çoğunluk neyi isterse o olurdu ve oldu.

İki transferle göklere yükseltilen Yıldırım Demirören, "eskiden hatalar yapıyordu ama şimdi ders aldı bak transfer politikasına" diye uslanmış serseri muamelesi gördü camia tarafından. Çoğunluk popüler olmak istedi, spor gazetelerinin ilk sayfasını istedi. Transfer sezonlarında çıkan isimlerle böbürlendi, AVM açılışına gelen futbolcuyla şişindi. Bunlar olurken Demirören başkanlık için karşısına çıkanı sanal korkularla başımızdan defetmiş, karşısına çıkması istenen kişileri Demokles'in kılıcıyla korkutmuştu. Artık tekti. Ve defahatle söylediği gibi kulüp başkanlığını küçük oğlu Cemal'e bırakacaktı. Bir imparatorluk kurmuştu. Arkasında milyonlar ile satın aldığı milyonları gördükçe uslanmayacaktı. Kulüpte kalıcı olmak için yapılması gerekeni zaten öğrenmişti geçen yıllarda. İşin sırrı paraydı. Kötü yönetim için zaten bir şey yapmasına gerek yoktu. Gerisi çorap söküğü gibi geldi. 

Beşiktaş tribünleri 2000'ler ile birlikte değişmeye, dönüşmeye başladı. Ne olsundu ki? Ülke değişiyordu, dünya değişiyordu. Zamanla her şey normal gelmiyor muydu zaten? Yapılan transferi kombine kartın üzerine görsel olarak yerleştiren bir zihniyet, popüler ikonlar yaratıp bunları kullanarak safını belli etmemiş miydi?

Halkın Takımı'ydık. Elbette her gelir grubundan insanlar vardı. Simitçisi de CEOsu da, öğrencisi de, kadını da vardı tribünde. Hepsi kendince olması gereken yerdeydi. İçlerinde maçları 90 dakika olarak görmeyip, 7/24 bu hazzı yaşayan ve bunu transfer, gol görüntüleri, hakemin ofsayt bayrağı gibi küçük ayrıntılara indirgemeyenler de vardı. Sosyal, siyasal görüşlerimiz vardı insanların tribünlerine sırf bu yüzden gelmek istediği, nefes almak istedikleri tribünlerimiz. Dostluklarını o eksene oturtan renktaşlarımız vardı. Oralarda olmamaları için düğmeye basılmış gibi duruyor şimdi. Aşağıda tribünler arası dengelerin nasıl belirlendiği görülüyor.



Son 5 yılda, kombine bilet fiyatlarındaki artışlarda bir özellik dikkat çekiyor. Sürekli düşük fiyat kategorili tribünler en yüksek zamma tabi tutuluyor. Sanki asgari ücreti artırıyor ve vatandaşlarını ezdirmiyorlar. Sürekli daralan bir makas söz konusu. Hükümetlerin alt gelir tabakasına gelir, özel iletişim, akaryakıt gibi elzem gider kalemlerinde topladığı vergileri üst gelir tabakasına uygulamaması gibi, Beşiktaş Yönetimi de Numaralı ve VIP "KONUK"larını koruyor, Halkın Takımını halktan kopartıyor. Öğrenci kardeşlerimiz maçlara zaten çok zor gelirken, çalışan kesim hayatından kesinti yaparak gelebiliyor. Aileleriyle maça gelmek isteyenler birbirlerinden kombine biletleri almaya çalışıyor, şehir dışında yaşayan taraftarlar maç seçmek zorunda kalıyorlar.

Hep zikredilen "Fenerbahçelileşmek" sözünü yedirircesine, yönetimine karşı dik duran taraftar gruplarına da sahip bir kulübün, kötü bir kopyası olmak için yapılan hamleleri görüyoruz. 2000'li yıllarla birlikte Fenerbahçe bunu oldukça başarılı bir şekilde oluşturdu. Şimdi de aynı senaryo Beşiktaş taraftarının karşısına getiriliyor. "Taraftardan", "Paralı Taraftara", "Paralı Taraftardan", "Müşteriye" dönüşmek kaçınılmaz olarak önümüze sunuluyor. Ya gelirsin, ya evinden, ya kahveden izlersin deniyor. Tribünleri tek tip yapmak istiyorlar. Bunun da bir numaralı yolunun bilet fiyatları olduğunu biliyorlar. İşte bu yüzden bilet fiyatları düşük olan tribünlerin "değerini" daha yüksek artışlara maruz bırakıyorlar.

Görsel 2

Kapalı Tribün, Yeni ve Eski Açık tribünleri sırasıyla insanların en azından o stadyumda varolabildiği yerler. Kimi avazı çıktığı kadar bağırmak, kimisi ailesiyle daha rahat oturup kalkabilmek, kimisi güzel manzaranın tadını çıkarmak, kimisi kalabalığı hissetmek için buralarda yaşıyor. Makası kapatarak, bu tribünleri farklı olan insanlara kapattığınızda, karşınızda tek argüman olarak futbol başarısını baz alan bir insan topluluğu bulursunuz. Tüm mali tablolar, yönetimsel hatalardan bize ne. Biz sadece futbola bakalım değil mi?

Eski Açık Tribün kombine fiyatının toplamda oranı son 5 yılda %1,30, Yeni Açık Tribünün %2.95, Kapalı Alt Tribünün %2.7 değerlenirken, Kapalı Üst Tribünün %1.53 değerlendiği, en üst bilet fiyatına sahip tribünlerden Numaralı Kenar Tribün sadece %0.43 artış kaydetmiş. Buna karşın Numaralı Orta Tribün %1.89 değer kaybetmiş. Ve işte asıl süpriz artış(ya da azalış mı demek lazım) VIP Tribünleri ortalama %6.01 değer kaybetmiş. Yani öğrenciden, emekliden, işçiden alınıp, VIP koltuklarına verilmiş paralar görülüyor. Şimdi söyleyin bu adalet midir? Ya da o tribünlere de VIP koltuklar mı kurulacaktır tuvaletlerine girilemiyorken. Maç içinde viski servisi mi yapılacaktır Sıcak çay bulunamıyor veya alınamıyorken fahiş fiyat politikası yüzünden?
Görsel 3








AÇIKLAMA
Şeref Bey Stadının ana yapısında 4 farklı tribünü var. Bu tribünlerin kendi arasında bölümleri bulunuyor. Kendimce grupladığımda yukarıdaki gibi (görsel 1) bir görsel elde ettim. Tüm VIP bölümleri birleştirip, aritmetik ortalamasını aldım. Bu şekilde 5 adet tribün yapısı oluştu. İki adet de tablo oluşturdum. Bu tablolardan birincisi (görsel 2) son 5 yılın kombine bilet fiyatlarını gösteriyor. Diğer tablo(görsel 3) ise her bir tribün bilet fiyatının o yılki tüm fiyatlar arasında kapsadığı yüzdeyi gösteriyor. Bu tablo tribünlerin parasal karşılığı değil de bütünün içindeki payını görebilmek için hazırlandı.
Görsel 1

29 Haziran 2011 Çarşamba

Bisikletleri ezmesinler

Arkada korkulu gözlerle bakan çocuklar, önemli değil onlar. Döversin de, seversin de.. Hiç yüzüne bakmadan, iş ve aş ile gözünü boyayabilirsin de. Ön tarafta bir panzer, altında bir bisiklet. Ve hayır orada tesadüfen bulunan bir bisiklet değil. Zorla panzerin altına yerleştirilen bir bisiklet.

Nasıl düşman edilir insanlar?
Hep nefret ettim mahallede top patlatan amcalardan. Arabamla mahalle aralarından giderken, inanılmaz dikkatli olurum sırf o topu patlatmayayım diye. Çünkü yarıda kalır eğlenceleri. O onların belki ailelerine binbir yalvarış ile aldıkları tek eğlenceleridir. Arda olurlar, Quaresma olurlar, Alex olurlar. Oldukları yerden başka bir yerde hissederler kendilerini. Sürerler bisikletlerini, rüzgarı hissederler. Mutlu olurlar herşeyden önce.

Çocuklar mutlu olmalılar. Mutlu edilmeliler.

kaynak- radikal

22 Haziran 2011 Çarşamba

Kesif Çileler Zamanı

30 Mayıs 2004 tarihinde başladı herşey. Süleyman Seba'yı istemezük diye bağıra çağıra göndermiştik. O güzel insanın gözleri dolu yaptığı konuşma hala gözlerimin önünden gitmiyor. Yenilikçi davranmak gerekiyor, yüzyılı kaçırmamak, sansasyonlar yaratmak gerekiyordu. Bir hülyaya kurban gitmiştik.


Ülkem temelleri hep aynı formül üzerinden dizayn edilmişti. 1950'lerden bu yana girdiğimiz eksen, tüketim toplumu olmak üzerineydi. Herşeyi dışarıdan satın alarak günlük ihtiyaçlarımızı bile karşıladığımız oldu. Hem sanayi hem de tarım alanında gitgide dışarıya mahkum bir yapıya kavuştuk. Diğer yandan planlar kusursuz işlemekteydi. Popüler kültürün satışından, insanların hoşuna gidecek çok malzeme çıktı. Bu kültür ile insanlar sadece kendi hayatlarındaki ufak ayrıntıları önemser, toplum yaşantısını, iktisadi gelişmeyi, insanca yaşamayı sadece kendisine yansıdığı ölçüde reddeder olmuşlardı. Afyonları iyi değerlendirdiler ve insanları sadece yaşam mücadelesine bakan bir yapıya kavuşturdular.

1980'lerde yapılan darbe sonucu buna karşı çıkan yüzbinler sindirildi. O yönde bir hayat yoktu kimse için. Sadece yaşayacaklardı. Sorgulamayacaklardı. Demokrasiye yapılan balans değildi önemli olan, topluma yapılan balanstı. Toplum istenilen düzeye çekildi. Bunun ardından da büyük kutuplar yaratıldı. İnsanların etrafında toplanacakları bu kutuplar, herkese uygun gelebilecek ülkeyi bir şekilde kapsayacak yapılara kavuşturuldu. Bu iki kutuba katılmayanlar ise marjinaller olarak etikenlendiler. 

2000 li yıllar bize hiç ama hiç iyi gelmedi. Boşuna SON BARİKAT demedik. Kazanılması gereken bir kaleydik. Kaybettik. Şimdi yüzmilyonlarca lira borcumuz var. Borçtan da önemlisi, kendi taraftarımızı kaybettik. Ruhumuzu kaybettik. Futbol sadece futboldu belki. Ama içinde bulunan taraftarlar bir topluluktu. Bu topluluğu oluşturan değerleri kaybettik. Değiştirildik, dönüştürüldük. 

O'nunla ben kendimizi bir çatışmanın ortasında bulduk. Savunduğumuz değerleri birer birer kaybetmenin hezeyanıyla bir şeyler yapmaya çalıştık. Ama çocuktuk. Elimizden birşey gelmedi. Şimdi birşeyler yapma zamanıdır. 2004'den beri bizi sömüren, kendine mecbur hale dönüştüren bu yapıya karşı isyanımızı ortaya dökme zamanıdır. Şimdi iş zamanıdır. EYLEM zamanıdır. SEN'i bekliyoruz.

12 Haziran 2011 Pazar

kaleye geçerim ben

Okul takımı için kaleci seçmeleri yapılıyordu. Yaş 11 di henüz. Okulun olan "futbol topu" ile beden eğitimi dersinde seçmelerdeydik. Her zamanki gibi çift kale maç yapılmış, oyuncular üç aşağı beş yukarı belirlenmişti. Ancak en zoru kaleci seçimiydi. Bunun için sanki tüm seçmeler kafa kafaya gitmiş, yan top, bire-bir, kademe, topu oyuna sokma gibi herşeyde aynı performansı göstermişiz gibi, penaltı atışlarına kalmıştı herşey.

Oldum olası son dakikada belirlenen şeyler beni heyecanlandırmıştır. Örneğin bir tabata transferi, gs ile yaptığımız şampiyonluk maçı (2002-2003 sezonu- "sergen attı şampiyonluk geldi"), 3-4 lük fenerbahçe maçı gibi. Ancak bu bambaşkaydı. kenardan izliyor olmakla, dahil olmak, içinde olmak bambaşka şeyler. İlk defa oyunun içinde olma şansı sunuluyordu.

O sıralar semtimizin amatör liglerde olan takımında kalecilik yapan abimden bana bazı eşyalar kalmıştı. Kaleciliğe adım atmayı planlıyordum. Ama zorla giydirilen üniformayı (gri, pütürlü pantolon, düz mavi gömlek ve bordo kravat üzerine koyu lacivert 2 düğmeli ceket) değiştirme şansı bulamayacağım için, kaleci eşofmanlarımı yanıma almamıştım. 50 dakikalık beden eğitimi dersleri büyük sıkıntıydı tabi o zamanlar. Giyinmeye soyunmaya vakit bulamazdık.

Penaltı atışları başlıyordu. Çok da umursamayan hareketlerle 3 golü her ikimiz de izledik. 4. penaltıda artık birşeyler yapmam gerektiğini hisseden ben o beklenen hareketi gerçekleştirmiştim. Beton zeminde, taşlardan kurulu 3.5m kadar ama asla metre olarak ölçülmeyen, ayak hesabıyla kurulmuş kalede, artık bu atışmayı bitirecek hareketi yaptım.

Sağ tarafıma doğru inanılmaz sert(ben de inanmıyorum ama öyle göründü bana) bir şut gelmişti. Her seferinde sanki baraj kurdurmuş gibi sol tarafı kapatıp, sağ tarafı açık bırakırdım. Sola doğru nasıl gidebilirdim ki? Ters oluyordu o. Sağdaki geniş boşluğu gören sevgili arkadaşım o bölgeye doğru gönderdiğinde topu, uzadıkça uzadım.

Havada olmak mükemmel bir duygu zaten. Bolca inşaat yapılan bir dönemde çocukluğumu yaşadığım için, eğlence olarak inşaatların ilk katlarından kum birikintilerine atlaya atlaya büyüdüm. Bazı durumlarda uçma hevesimin zirve yaptığı da olmuştur ama ufak tefek kazalarla atlatmışımdır. Yine de uçmak, her ne kadar düşeceğinizi bilseniz bile muhteşem bir şey.

Topu kurtardığımı hatırlıyorum, ama daha çok dizimde oluşan yarayı unutamıyorum. İşte o gün, özveri gösterdiğimi anlayan öğretmenim takıma almıştı beni. Tıpkı kalecilikte olduğu gibi, sahanın içinde de aldığım görevler hep sonuca etki etmeyecek, sessiz sakin takılabileceğiniz, koşacağınız, mücadele edeceğiniz bölgelerdeydi. Her zaman görevimi yapmayı ilke edindim.

Ben de isterdim ki Feyyaz olayım, Metin olayım. Ama Recep oldum, Rıza oldum, Fevzi oldum. Birileri geçmeliydi, birileri yapmalıydı. Ben yaptım.

Bir süre sonra, birilerinin yapması gereken bir işi üstleneceğim yine. Ön ayak olmak için. Yanımda birilerini sürükleyebilirsem ne mutlu. Bilmem katılır mısınız?