12 Haziran 2011 Pazar

kaleye geçerim ben

Okul takımı için kaleci seçmeleri yapılıyordu. Yaş 11 di henüz. Okulun olan "futbol topu" ile beden eğitimi dersinde seçmelerdeydik. Her zamanki gibi çift kale maç yapılmış, oyuncular üç aşağı beş yukarı belirlenmişti. Ancak en zoru kaleci seçimiydi. Bunun için sanki tüm seçmeler kafa kafaya gitmiş, yan top, bire-bir, kademe, topu oyuna sokma gibi herşeyde aynı performansı göstermişiz gibi, penaltı atışlarına kalmıştı herşey.

Oldum olası son dakikada belirlenen şeyler beni heyecanlandırmıştır. Örneğin bir tabata transferi, gs ile yaptığımız şampiyonluk maçı (2002-2003 sezonu- "sergen attı şampiyonluk geldi"), 3-4 lük fenerbahçe maçı gibi. Ancak bu bambaşkaydı. kenardan izliyor olmakla, dahil olmak, içinde olmak bambaşka şeyler. İlk defa oyunun içinde olma şansı sunuluyordu.

O sıralar semtimizin amatör liglerde olan takımında kalecilik yapan abimden bana bazı eşyalar kalmıştı. Kaleciliğe adım atmayı planlıyordum. Ama zorla giydirilen üniformayı (gri, pütürlü pantolon, düz mavi gömlek ve bordo kravat üzerine koyu lacivert 2 düğmeli ceket) değiştirme şansı bulamayacağım için, kaleci eşofmanlarımı yanıma almamıştım. 50 dakikalık beden eğitimi dersleri büyük sıkıntıydı tabi o zamanlar. Giyinmeye soyunmaya vakit bulamazdık.

Penaltı atışları başlıyordu. Çok da umursamayan hareketlerle 3 golü her ikimiz de izledik. 4. penaltıda artık birşeyler yapmam gerektiğini hisseden ben o beklenen hareketi gerçekleştirmiştim. Beton zeminde, taşlardan kurulu 3.5m kadar ama asla metre olarak ölçülmeyen, ayak hesabıyla kurulmuş kalede, artık bu atışmayı bitirecek hareketi yaptım.

Sağ tarafıma doğru inanılmaz sert(ben de inanmıyorum ama öyle göründü bana) bir şut gelmişti. Her seferinde sanki baraj kurdurmuş gibi sol tarafı kapatıp, sağ tarafı açık bırakırdım. Sola doğru nasıl gidebilirdim ki? Ters oluyordu o. Sağdaki geniş boşluğu gören sevgili arkadaşım o bölgeye doğru gönderdiğinde topu, uzadıkça uzadım.

Havada olmak mükemmel bir duygu zaten. Bolca inşaat yapılan bir dönemde çocukluğumu yaşadığım için, eğlence olarak inşaatların ilk katlarından kum birikintilerine atlaya atlaya büyüdüm. Bazı durumlarda uçma hevesimin zirve yaptığı da olmuştur ama ufak tefek kazalarla atlatmışımdır. Yine de uçmak, her ne kadar düşeceğinizi bilseniz bile muhteşem bir şey.

Topu kurtardığımı hatırlıyorum, ama daha çok dizimde oluşan yarayı unutamıyorum. İşte o gün, özveri gösterdiğimi anlayan öğretmenim takıma almıştı beni. Tıpkı kalecilikte olduğu gibi, sahanın içinde de aldığım görevler hep sonuca etki etmeyecek, sessiz sakin takılabileceğiniz, koşacağınız, mücadele edeceğiniz bölgelerdeydi. Her zaman görevimi yapmayı ilke edindim.

Ben de isterdim ki Feyyaz olayım, Metin olayım. Ama Recep oldum, Rıza oldum, Fevzi oldum. Birileri geçmeliydi, birileri yapmalıydı. Ben yaptım.

Bir süre sonra, birilerinin yapması gereken bir işi üstleneceğim yine. Ön ayak olmak için. Yanımda birilerini sürükleyebilirsem ne mutlu. Bilmem katılır mısınız?

Hiç yorum yok: