Saat öğle 12. Üzerimde incecik montumla, İnönü stadımızın önündeyim. En fazla 1.20 boyumla, sarışın, youtube daki şirin çocuk videolarının kahraman adayıyım ama, şanssızlık youtube yok o zaman. Kendi çevremizde seviliyorum ama öyle insanların gel "çukulata" alalım sana gibi değil de, "nasıl bir şeysin sen" tarzı bir sevgisi söz konusu. Komşu ziyaretlerinde "ay bu çocuğu kimseye vermeyin ben evlenicem onunla" sözlerine kızararak karşılık veriyorum.
Stadın önüne gelmişim de "ne işin var bu saatte?" demeyin a dostlar. Maça gitmeyi bilmemek zul değil. Yol gösterenimiz de yok. Abilerimden birisi fenerli, öteki saraylı, birbirimize taş mı fener mi saray mı sorusunu sorup, cevaplar veriyoruz felan. Ben tanıdığım ilk, o zamanki arnavut komşumuz sayesinde Beşiktaşlı oldum. Çok iyi adamlardı, babama göre bir de içmeseler, dünyanın en kral insanlarıydı. Bir yan komşumuz birahane, Beşiktaşlı komşumuz balıkçıydı. Balık pazarı, balık kokusu duygusu oradan geliyor galiba. İçkiyi sevmem de komşudan mı geliyor diyeceğim, alakası yok. Büyük yeşilaycıydım ben:)
Beni elimden tutup maça götüren olmadı a dostlar. 14 yaşındayım. Saat 12 ve taksimden gümüşsuyu üzerinden stada yürüyorum. Hava hafif bulutlu, garip binalar var. Stada gelişim ayrı hikaye, yaşadığım semtten dışarıya sadece bir kez ayasofyaya gitmek için çıkmışım. Ordada ingilizce görmüşlüğüm olduğu için arkadaşlar bana "olum bu gavurlara ne demeyelim, başımıza birşey gelmesin" dediklerinde "It" demeyin diyorum. Vallahi terbiyemden. İnsanı nesnemsi bir şeye benzetmenin hakaret olacağını zannediyorum. Zaten türkçe de küfür bilmiyorum. Neyse binbir korkuyla ama karartmışım gözümü, maça gideceğim. Akşamına Allah kerim..
Stada yaklaşıyorum beleş tepenin oradan stada bir bakış atıyorum, gözlerim doluyor. Hiç görmediğiniz bir ("It") binaya, yapıya aşık olduğunuz oldu mu? Ben 14 yaşındayım ve gözlerim dolmuş. Başka nasıl mı gözlerim dolardı o zamanlarda, babam dövünce, abim içince, öğretmenim kızınca. Dolmabahçe saat kulesi arkada, deniz koyu bir mavi, siyaha mı çalıyor bilmiyorum. Gündüzü iki simitle geçireceğim. Açık tribün bedava zaten. Param da yok. tek başıma İnönü stadına gelmişim. Bütün gün çekirdek çitleyerek stadın etrafında dolaşarak geçiriyorum. Bir yağmur bastırıyor, tam kapalının önündeyim. Hemen sığınıyorum kapalı tribüne.
Saat 5 gibi kapıları açıyorlar, elimde çekirdeğimle giriyorum stada. Beleştepeden görmüşüm stadın içini, yine aynı yere yöneliyorum. Süper bir manzara çünkü. Yağmur geçmiş, üzerimdeki incecik montum kuruyor. Ayaklarım kurumuyor ama. Girip tuvalete çoraplarımı sıkıyorum. Ayakkabımı çıkartıp tribünde çıplak ayakla oturuyorum.
Tek hatırladığım bunlar. Çok üzücü, küçükken kafamı çok mu çarpmışım nedir bilmiyorum. Hafızamda ağır kesintiler var resmen. Teşhis yok, tahmin var. Zaten doktorları hiç sevmiyorum. O yaz başıma birşey geliyor ve ilk hastane deneyimimi yaşıyorum felan. Bu pazar ilk deplasman maçına gittim. Neden daha önce gitmiyorum diye deyip durduğumdu. Geçende de alıp okumadığım kitapları okumaya başladığımı yazmıştım. 3 vakte kadar ölecek hastalığına yakalanmadım. Vakitsiz ölecek hastalığına yakalanmışım, haberim yokmuş. Sanırım o çoraplarımı çıkarmamla alakalı bir durum.
Maç öncesi semtte buluşma ama cumartesi gecesi Ercüment abiyle telefonda konuşma: "oha 12 de mi buluşacaklarmış?" Evet 12 de buluşacağız, çekirdek çitleyip stadın etrafını turlamayacağız belki ama, oturacağız, muhabbet edeceğiz. Tezahüratlar edeceğiz. Maç günü f1 var ama, bırakmışım erkenden. Ev işlerinden çıkamıyorum ama, giderken mahalle bakkalına akşam 4 atarız hareketini yapmadan geçmiyorum. Yiyorsa git migrosa, tansaşa, hatta bime:) esnaf candır:)
Semte gelene kadar, yolda fenerlileri görüyorum. Fenerbahçeli değiller, fenerliler onlar. Ne işleri var yoksa o saatte kadıköy yolunda. Çıkıyorum metrobüsün üstüne... yok canım daha neler:) mahallenin delisi gibiyim, hiç Beşiktaş formalı birini görmüyorum. Hep farklı olmak tatlı gelmiştir. Yılların ufak yabani kişiliğini farklıyım diye yutturuyorum kendime. Mıymıy konuşmamı da. Zira kimse dinlemiyor gibi geliyor ve isyanım büyüyor içimde. Zamanı da gelmiş zaten.
Semte giderken otobüste renkleri görüyorum. Bu kez de yalnız olmadığıma seviniyorum. Ulan kaypak, az önce tek olmak güzel geliyordu, şimdi tek olmamak demeyin. ben hala 14 yaşındayım. Adım mutlu. Semtimde güzel manzaralar görüyorum. Uzaktan tezahüratlar, hafif deniz, hafif anason kokusu. Semtte yürüyüp balık pazarının yanından mekana giriyorum. Mehmeti orda görüyorum hemen. Ayrı bırakmışlar garibimi, formasız diye sanırım. Serhat abiyle öpüşüp hasret gideriyoruz. Geçen hafta sanki ,14 yaşında gibi eli arkadan saçlarımı tutuyor, abi traş oldum, kısa bu sefer saçlarım diyemiyorum. Yine tutuyor, gülüyorum içimden.
Yazık çocuğa, gidip Mehmete bir forma almaya gidiyoruz. Adama forma bulamıyoruz. İricene bir arkadaş kendisi. Lorelle hardi gibiyiz yanyanayken, tabi benim biraz zayıflamam lazım. Neyse uzun uğraşlar sonrası, ibrahim tatlıses gibi giyinen mehmet oluyor mu sana ibrahim toraman. Mehmetim david beckham olacak halin yok ya. Forma tamam iyi de, malzeme de iyi olacak. Dönüp yemekleri yiyoruz, bir izmir muhabbeti. Mehmetin her şeyi istanbulla karıştırması felan güldürüyor. Bildiğim bir şeyle bağdaştırmam lazım öğrencisi kendisi kesin. uyuz öğrenci bildiğin. Hocam ben bunu anlamadım diyip bekletir sınıfı.
Taksiler ayarlanıyor, arada sıradanlığı bozan bir sıradanlık oluyor. Üzücü olaylar gerçekleşiyor. Biz sağduyulu taraftar olduğumuz ve daha önemlisi maç öncesi birşey yaşamamak için hemen "hadi abi buranın tadı kaçtı, zaten kızlar da gitti. Ne yapacağız, erkek erkeğe mi dans edeceğiz" moduna girip, taksilere yürüyoruz. Simsiyah, bembeyaz takımın taraftarı sapsarı 4 taksiye "BİNİYORUZ". Bozkurt beni yeni tanımış:) Beni hatırlasın diye "Anneme" yazıma atıfta bulunuyorum yeni çıkan popçu edasıyla. Yeni çıkan popçuya da biterim arkadaş, tek bir takım elbisesi olan adam gibidir. Ne zaman bi yere gidecek olsa aynı takım elbiseyi giyerler ya, hah anladınız siz onu.
Bir anılar anlatıyorlar, bi yere gitmişler beklemişler felan, ilginç geliyor. Deplasmanda satırlar, dönerler nerde esprileri yapıyoruz. Taksilerle köprüden geçince birleşemiyoruz, konvoy yapamıyoruz. Mehmet cama çıkıyor ve araç bir ara yalpalıyor(ya da yalpalasa iyi olurdu). Kadıköy girişinde iniyoruz. 5 sene o yolu gittim, hiç imrenmedim stada. Acaba diyorum etkileyecek mi beni? yolun kenarından yürürken, üniversite günlerim geliyor aklıma.
Bilet kontrolünün ardından, stada giriyoruz ve... Bildiğin taş yığını. 9 taş oynarsın ya önemli olanı yıkmaktır en fazla taşı. Burayı da o mantıkla daha fazla taşı yıkabilmek için daha fazla taşla inşa etmişler. Koridorlar soğuk, ortam yabancı. Bir tane güzel tarafını göremiyorum 2 saat sonra Beşiktaşımı izlemek dışında. Hayallerim canlanıyor, ilk kez inönüye girdiğim an gözümün önüne geliyor, bir yapıya aşılanan ruh, bir kulübe, bir okula... Cidden bir şeyi hissetmeden "orada bulunmak" turistik eylem gibi geliyor diye başka bir yazımı anımsıyorum.
Kendimi mi tekrarlıyorum, yoksa kendimi mi tamamlıyorum bilemiyorum. Ama taş üzerine bir yere turistik gezi yapacaksam, orası burası olmaz sanırım. Ben oraya aşkımın peşinden gittim, aşkıma ben burdayım demek için türlü numaralar çeviriyorum. Beni farketse de sonrasında aşık olduğum olguya anlık bir his olmadığını hissettirmek zorundayım. Durmuyorum, susmuyorum. Maç başlıyor bitiyor, biz müzik kesilsin de takımı çağıralım derken, bir de bakıyoruz ki, Ferrari ve Sivok bize doğru geliyorlar. Evet onlar da bize karşı birşeyler hissediyorlar. Mükemmel bir mutluluk.
Son söz: Maç alınır, verilir, çalınır ama, aslolan takımın, kulübün peşinden gitmek, onu hissetmek, ona hissettirmektir. Takımı protesto dahi etsen, bunu onun iyiliği için yaptığını bilmektir aslolan. Aşkımla çok mutluyum, belki yakın dönemde, biraz gönül yaptım, bir süre sonra yine yapacağım ama, duygular asla yokolmazlar, sadece üstü küllenir. Eyyafyallayöküll külü de değil bu, seni beni krematoryumda yakmışlar, küllerimizi aşklarımızın üzerine örtmüşler gibi.
Saygılar efendim.
20 Nisan 2010 Salı
Yolculuk
etiketler:
beşiktaş,
çarşı,
fenerbahçe,
köyiçi,
maç önü
9 Nisan 2010 Cuma
Serbest Düşüş
Büyükşehir doğumlu memleket havasında büyümüş bir çocuk. Benim de içimde bulunduğum, bir dönemin göç dalgasından etkilenmiş büyük çoğunluk. Gündüzleri çocukların sokağa "salındığı", akşam ezanında eve girme mecburiyetleri ve bu mecburiyetlere itiraz edip akşam eve girişi geciktirmeye dayalı çocukluk eğlenceleri. Kaçak göçek oynanan saklambaçlar, elim sendeler, misafirliklerde oynanan evcilikler.
Güzel bir çocukluk, laboratuar ortamında yetişmediğimiz için başka bir sürü problemin içinde yeşeren bir hayat. Bazı akşamlar eve yara bere içinde dönüp, evde üzerine "sopa yemek", bazı akşamlar seninle oyunlar oynayan aile büyüklerin. Geçmiş hep güzel gelir derler, çünkü eski zamanlarda sen de çocuksundur ve çok şey umurunda değildir. Tek derdin yeme, içme,oyun oynama, biraz da ders çalışma olunca hayat daha bir güzel oluyor sanırım. Hatta yemen içmen bile senin derdin değil, annen koşturup duruyordur. Oh mis..
Her dönem devam eden bir statüko ve başka alanlarda bir değişim, dönüşümün yaşandığı ama her seferinde sanki ilk kez söylüyormuşcasına heyecanla söylenen "bir değişimin arefesindeyiz" sözü. İnsanın hayatı hep bu değişim dönüşümlerden etkileniyor da kurumlar, ülkeler bundan etkilenmiyor mu? Elbette ki etkileniyor.
Geçtiğimiz cuma akşamı 4 günlük evden çalışma maratonu için hazırlanıyordum. Dizi stoğu kontrol ediliyor, FM kontrol ediliyor felan. İşte tam o sırada internet bağlantım gitmekle kalmak arasında sürünüyordu. Hani hep olur ya, bir kıza aşıksınızdır, hiç yüz vermese yürür gidersiniz, karşılık verse birlikte olmaya başlar keyif alırsınız. Ama işte üçüncü madde, bazen yüz verip, bazen başından savıyorsa işte acı zamanı gelmiştir bu ağlak yazar için. Yazar dediğime bakmayın, yazmak eylemini gerçekleştiren birine yazar demek gerekir diye düşünerek, kendime atfettiğim bir sıfat bu. Yazar demiyim de ne diyeyim Mahmut mu diyeyim sonuçta..
Komidin ne garip bir şey, dıştan bakıp hiç bir şeye benzetemediğiniz içine tonla eşya alan, ileri geri hareket eden çekmeceleri olan bir nesne. üstüne de bir şeyler koyabiliyor, hayatınızı renklendirebiliyorsunuz. Wireless bağlantım gece uykularımı(!) dağıtmasın diye salondaki komidinin üzerine ben de payıma düşen alanı doldurmak üzere modemimi yerleştirdim. Nerden bilirdim bir gecemin komidinin üzerinde geçeceğini. Diğer eşyaları sanki biraz sonra ateşli bir sevişme yaşayacakmış gibi kol marifetiyle yere atmak isteği ancak gerçekleştirememe sıkıntısıyla, birer birer toplayıp çekmecelere tıkıp işe koyulma.
Hayatta bir şeylere bağlanıyorsanız onsuz olmuyor. Cuma akşamını bir yandan telefonda ISS(internet servis sağlayıcı), bir yandan da modemim arasında geçiriyorum. Çok şükür karşımda cevap veren birileri var da yalnız başıma kalmıyorum. Adam ne dersem yardımcı oluyor, yapacak bir şey olmadığını anladığımda bile öyle sıkılıyorum ki, yine arıyorum bu kez karşıma çıkan bayanla sorunu tekrar çözmeye çalışıyor zaman dolduruyorum.
3 teknik destek "arkadaşı" ile konuştuktan sonra, daha fazla ayakta dikilemeyeceğimi anlıyor, masama oturuyorum. İleri çocukluğumda hep "ben yokken nasıl eğleniyorlardır" düşüncesi hasıl olurdu. Hasıl kelimesini kullandım diye o dönemi atlattığımı düşünmeyin. Cuma gecesi böyle hissettim. Giremiyorum, bakamıyorum foruma felan. Kimbilir neler dönüyor şimdi diyorum. Ben de açıyorum çaresizce oyunu, sıkılgan hayatıma neşe getirsin diye.
Evet dostlar hala internetim sürünüyordu. Çıldırmak üzereyken, hiç bunlara sahip olmadan geçirdiğim 15 senem gözümün önüne geldi. Var ya meşhur söz, sahip oldukların bir gün sana sahip olacak diye, inanmaya başladım bu külhanbeyi söze.
Seneler boyu gelişim adında bir sürü değişime maruz kalıyoruz, konfor sağlıyor sözde, bağımlı yapıyor aslında. Onlarsız olmuyor. Belki de hayatı güzel kılan şey bağımlılıklar. Cumartesi yine o bağımlılıklarımızdan(yakuphanoğullarından) birine doğru gideceğiz, bu sezon sondan bir önceki buluşma, hiç aklınıza geliyor mu son maçtan sonra zaman nasıl geçecek?
AFC Wimbledon ile Kuzey Konferansı liginde başladığım kariyerim son sürat devam ediyor. Yıllar yılı bitmişimdir şu lafa, "o lig bizim şu lige karşılık geliyor". Öyle bir ligde aldığım kulüp hali hazırda yine öyle anlatılabilecek bir ligde. Premier-Süper, Championship-Lig a, League One-2. Lig, League Two-3. Lig, North Conference -?? olunca ben ?? kısmından başlayıp 4. senemde 2.Lig seviyesine yükselmişim. Heryerde adım geçiyor felan. Sezon sonuna 5 maç kalmış, 2. sıradaki AFC Wimbledondan haftada 700 pound alan bana Manchester United kulübü haftalık 32.500 pound luk bir teklif sunuyor. "Ancak beni paranla satın alamazsın" diye bağıra çağıra teklifi reddediyorum. Yükselmeyi garantiye aldığım an, öyle mutlu oluyor taraftar, yönetim felan. Kendimi süper hissediyorum.
Başkan soyunma odasına geldi. Hiç tanımıyormuşum, malzemeci gösterdi.
Başkan soyunma odasına geldi. Hiç tanımıyormuşum, malzemeci gösterdi.
-Abi dedi zaten şunun şurasında kaç kişiyiz, benim karşı komşum ben de oradan tanıyorum..
Gözlerinin içi gülüyordu, geldi elimi sıktı önce. Kendini tutmaya çalıştığı çok belliydi.(Yazıda flashforward diye bir şey olsaydı ne hallere girdiğini yazardım burada ama, beklemek zorundasınız.)
-Tebrikler hocam, önce teklifi reddettin, şimdi takımı League One a yükselttin. Bu bedbaht taraftar sayende mutlu olmaya başladı.
-Estağfurullah, ben potansiyeli açığa çıkardım.
Takımın "Amaral" ı Collins ortaya geldi bir baba hindi çektirirken başkan aralarına girmişti bile. Kravatını başına dolamış, gömleğini dirseğine kadar sıvamıştı. Terli terli yanıma geldi,
-Hocam sözleşmeni artırmak istiyorum, bizim çocuğun dersanesi bitti, oradan artan bir 200 pound sana helal olsun, dedi.
-Yok efendim, kabul edemem, çocuğun rızkı o, bugün o olmadı başka bir şey çıkar ona kullanırsınız, dedim.
Cümleyi çok karışık kurmuşum o da bir şey anlamadı, otobüse güruh olarak hareketlendik. Şehir turu atarak bir kaç saat dışarıda kalacağımı düşünürken, 20 dk sonra evimdeydim. "Küçük şehrin mutlu yaşamı" dedim kendi kendime.. Oturdum memleketimde bunlar konuşuluyor mu acaba diye paçavramsı gazetelere bir bakayım dedim ki, internetim çok yavaştı. Biçimsiz sitede adımı arattım, çok yerde geçiyordu. Ya beni yazmışlardı ya da ülkemde çok güzel gelişmeler olmuştu.
Cümleyi çok karışık kurmuşum o da bir şey anlamadı, otobüse güruh olarak hareketlendik. Şehir turu atarak bir kaç saat dışarıda kalacağımı düşünürken, 20 dk sonra evimdeydim. "Küçük şehrin mutlu yaşamı" dedim kendi kendime.. Oturdum memleketimde bunlar konuşuluyor mu acaba diye paçavramsı gazetelere bir bakayım dedim ki, internetim çok yavaştı. Biçimsiz sitede adımı arattım, çok yerde geçiyordu. Ya beni yazmışlardı ya da ülkemde çok güzel gelişmeler olmuştu.
Evet dostlar hala internetim sürünüyordu. Çıldırmak üzereyken, hiç bunlara sahip olmadan geçirdiğim 15 senem gözümün önüne geldi. Var ya meşhur söz, sahip oldukların bir gün sana sahip olacak diye, inanmaya başladım bu külhanbeyi söze.
Seneler boyu gelişim adında bir sürü değişime maruz kalıyoruz, konfor sağlıyor sözde, bağımlı yapıyor aslında. Onlarsız olmuyor. Belki de hayatı güzel kılan şey bağımlılıklar. Cumartesi yine o bağımlılıklarımızdan(yakuphanoğullarından) birine doğru gideceğiz, bu sezon sondan bir önceki buluşma, hiç aklınıza geliyor mu son maçtan sonra zaman nasıl geçecek?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

