Onu da istiyorum, bunu da. O benim, bu benim olacak, bu da. Hiç elde ettikleriyle yetinmeyen, daha fazlasına özlem duyan insan toplulukları türedi zamanla. Özlem duymanın anlamını bile bilmeyen bu insanlar, kendilerini daha iyiye, daha yüceye götürecek şeylere olan isteklerini özlem diye adlandırdılar. Bizimle birlikte varolan herhangi bir şeyi terketmeye değer miydi bu daha fazlası, daha yücesi? Kafam karışık dostlar.
Kendi halinde bir gün planlamak diye bir şey olabilir miydi? Kendi halinde gün planlanamazdı. Ben de planlamamıştım. Sahi kaçta uyanacaktım, kahvaltıda ne yiyecektim, üstüme ne giyecektim? Yatağın içinde dönüp dururken içimden bunları geçirip durdum. Annem yan odadan bağırıyordu "içme şu zıkkımı sabah sabah". Bir nefes daha aldım, iki nefes daha verdim.
Odanın içine yayılan müthiş deterjan kokusunu içime çektim. Güneşli, parlak bir gündü. Belki sokaktan aşağıya şırıl şırıl köpüklü sular akıyordu. İstanbul'un kenar mahallelerinde yaz bambaşkadır. Gelişigüzel yerleştirilmiş, aceleci, çoğu zaman kaba haliyle sadece başını sokacak bir yer ihtiyacına binaen yapılmış evlerin arasından geçen, her yeri binbir türlü kazı çalışmasında yarılmış, çoğu öylece bırakılmış sokaklar. Çoğu, artık başını sokacak bir yer olarak yetersiz kalıp, iki usta maharetiyle kapatılmış balkonlar.
Evin tek balkonuna bakan ayak uçlarımdaki serinlik hissi, doğru düzgün sıkma işini beceremeyen çamaşır makinemizin eseriydi. Merdaneli makinemizin tuhaflığından mıdır, annemin hatırladığım en neşeli fotoğrafının merdanelerin üzerinde kavuşturduğu yarıya kadar sıyrılmış kolları ile üzerindeki çiçekli elbisesiyle gülümserken çekilmiş olmasından mıdır, acayip sempati besliyordum. Zaten o da bu kadar sıkıyordu. Niye değiştirmiştik ki?
Sigaramı akşamdan kalma buruşmuş arkadaşlarının yanına gönderip, sağlam bir öksürdüm. Annem yine yan odadan "meme gibi kalkar kalkmaz yapış zıkkımına geberesice!" diye hoş bir sesleniş gerçekleştirince yataktan doğrulmaya karar verdim.
Mutfağa doğru yöneldiğimde çaydaklıktan gelen buharın sesini farkettim. Çaydanlığa doğru ilerlerken eski, üzerinde sarı çiçekli motifler bulunan muşamba serili masanın üzerinde dört siyah zeytin kabuğu ile dökülmüş vişne ya da çilek reçelini, ekmeğin kırıntısını, sonra da ocağın üzerindeki boş menemen tavasını ve yığılı bulaşıkları gördüm. "Çaydanlıktaki su da bulaşık içindir" diye düşünüp dokunmadım. Yüzümü yıkayıp odama dönünce bir sigara daha yaktım.
Perdeleri açmaya gerek duymadan odanın içerisine dolan güneş tüm odaya keyif veriyorken, benim içimdeki tüm enerjiyi alıp götürüyordu. Elimde sigaramla balkona çıkıp uyanmak maksadıyla korna seslerine maruz bıraktım kafamı. Mutlu uyanmak böyle olurdu işte. Kahvaltı değildi mutluluk kaynağı, şehrin gürültüsüydü. Yaşadığını hissettirirdi insana.
Çamaşırların arasında formamı gördüm. Yeni çamaşır makinamızın ilk şaheseri karşımdaydi:"Beşiktaş formasından imal edilmiş bir Adanaspor forması" ah benim cefakar, mazlum, garip anam. Çamaşır suyu alışkanlığını bırakman icin cssd'ine mı göndermeliydik seni?
Adanaspor kirlendi ilk, belki ilk farkına varılan bu oldu. Para satın aldı kendisini. Bir aile, bir fert sahip oldu kendisine, inanılmaz başarılar vaadederek. Hızını alamayıp İstanbulspor'a da bulaştı. Halbuki ne güzel gelenek takımıydı İstanbulspor. "Üç büyükler"in hegamonyasındaki bir şehirde, kimseye farkettirmeden yaşamaya çalışıyordu. Sonra transferler, büyük sükseler. Bitti, hiç bir sempatisi kalmadı koca geleneğin. Adana daha sahip çıktı kulübüne. Dibi görüp yükseldiler. İstanbulspor böyle olmadı. Zira, İstanbul'da kim neyi sahipleniyordu ki? Sadece saplantılar karar vermiyor muydu bu mekanizmalarına? İstanbul'un İstanbulspor'dan başka, bambaşka saplantıları vardı. Onlara takılıp kalmışlardı. Hala daha öyleler. Şimdi Adana kirlendi(belki), kim bilir, İstanbulspor da kirlenecekti.
Giden gitmiş dostlar, aynı İstanbul'un aynı kenar mahallesine gideceğim şimdi. Ve yine aynı saçma sahiplenmeler göreceğim. Bir değeri oluşturan unsurun, ben, sen, o, onlar olduğunu, biraraya gelince biz olduğumuzu ne zaman anlayacağız? Hayata, salt hayat diye bakmayıp, kendilerine adına hayat dedikleri, meşgalele doldurdukları kişisel hayatlarının gerçekte hayatın kenarından bile geçmediğini bilmeyen, farkedemeyen insanlara bunu nasıl anlatacağız?
Hayat değerler bütünüyse, biz o değerleri oluşturan bireyleriz. Ben olmazsam O da olmaz, olabilemez.
Balkondan içeriye girdiğimde değişen hiçbir şey yoktu. Biraz daha yükselmiş bir güneş, içeriden bağırıp çağıran güzel anacım, toplanmamış yatak ve ayak ucundaki çamaşırlar. Uzandım değişimin karşısında dimdik duran yatağıma. Kapayıp gözlerimi, hep aynı kalan bir dünya düşündüm. Huzurluydu.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder