Güneşli bir bahar akşamıydı. Evin kuzey cephesindeki balkonunda, babamdan kerhen sakladığım sigaramı içmekteydim. Cadde üzerindeki evimin en büyük derdi 10 dakikada bir geçen yük kamyonlarıydı. Az ileride de mezarlık olması, gençliğimde okuduğum hayvan mezarlığı romanını hatırlatıyordu. Ama evimin bulunduğu semtte tek derdimiz akşamları çıkan sokak köpekleriydi. Dün akşamın gerginliğini yeni yeni atlatıyordum.
Sokak köpeği başıboş dolaşan, dengesiz tepkili canlılardı. "ıykıykıyk" diye etrafta kaçıştığı zamanlar da olurdu, ona buna hırlayıp sataştıkları zamanlar da. Evimin yakınlarındaki mezarlık hemen karşısında istanbulun en büyük elektrik santrallerinden birini, hemen arkasında çöp ayıklama tesislerini ve hemen yanında kurban kesim merkezini barındırmaktaydı. Eminim Stephen King burada yaşasa 3 ünden 3 ayrı korku filmi senaryosu çıkarırdı. Ama bizim tek korkumuz sokakta dolaşan köpeklerdi.
Sabah akşam işe gidiş-gelişlerimde bu 3 lünün arasından geçmekteydim. Akşamları özellikle iş çıkışı birşey yaptıysam, oradan geçmememi babam salık vermişti. Acaba birşey mi biliyordu benim bilmediğim? Bunu asla öğrenemeyecektim. Akşam çıkışlarının, iş sonrasının oldukça sonrasına denk geldiği günlerde, alkollü olurdum. Seyrek geçen araçlar, akşamın ıssızlığını içime içime işlerken, kulağımdaki müziğin sesiyle kendimi korkudan arındırmaya çalışıyordum. Sokak ışıklarını yakalayıp geçerken oluşan gölgeler ise en büyük koruyucumdu. Bu nedenle ışığa yaklaşırken hızlı hızlı, ışığı geçtikten sonra ise yavaş yavaş giderdim. Dün de tam öyle yapmıştım.
İş çıkışı arkadaşlarımla buluşup futbol geyiği yapmak için sözleşmiştik. İşten sonra Beşiktaşa inmiş ve arkadaşları beklemeye başlamıştım. 4 ü 4 farklı yerden gelecekler, birlikte gülecek eğlenecektik. Ama gerginlikler esir aldı gecemizi. İlk gelen olarak, bu yaz akşamında, sigara yasağına takılmadan içebileceğimiz masalardan birini rezerve ettikten sonra, garsonlara birazdan gelecek arkadaşlarım demiştim. Ama gelmediler uzunca süre. Birisi hemen iptal etmişti. Kalan 3 tanesinden en yakında olanı 30 dakika uzaklıktaydı. Sürekli dolup taşan mekan içinde tek başına oturan ben, oturduğum yerin hakkını vermek amacıyla kendimi Arjantine vermiştim.
3 arkadaşımdan ilki 45 dakika sonra gelmişti. Karşılarken,"abi kusura bakma, iş güç işte" diye özür diliyor ama, aslında oturduktan sonraki ilk sözlerden çalıyordu. "Naber?" diyemedim. Zaten "iş-güç ne olsun işte.." diyecekti. Hemen siparişlerini verdim ve "abi ben bi lavaboya gideyim" dedim. Suratımı hafif ekşitmiştim ki geç kaldığını anlasın. Apertura ve Clasura.. İki arjantin ile sıfır noktasına geri döndüm. Diğer 2 arkadaşım gelmişlerdi ben lavabodan gelene kadar. Lavabodan geldiğim için el sıkışmadılar benimle. Elimi yıkamıştım halbuki.
3 saat boyunca, Beşiktaş ne olacaktı, Arjantin alır mı dünya kupasını, FM de ne yaptın, Barcelona da elendi suyu çıktı bu futbolun konu başlıkları altında geyiğimizi yaptık. IT Crowd dizisini bilen bilir, futbol fanlarının alkol eşliğindeki muhabbeti bir ritüeldir. Gerçi buradakiler de bilir, IT Crowd a gerek yok. Ama siz yine de izleyin IT Crowdu. Hepimiz kaba tabiriyle bilgisayarcıydık. Bilgisayarlarımızı bıraktığımızda en yakın dostumuz, PDA lerimizdi. Benim yoktu ama.. Onlar çıtır çıtır birşeyler yazdılar, birbirlerine birşeyler gösterdiler. Siyah beyaz ekranlı telefonumu masaya koymuştum, üzerinde sigara paketimle.
Hesabı ödeyip, İstanbul un kenar semtlerinden birindeki evime doğru hareketlenmiştim. Gece saat 1 sularıydı. Karanlık İstanbula yenik düşmüştü, heryer apaydınlık, cıvıl cıvıldı. Metrobüsten indikten sonra yürümeye başlamıştım. Aydınlık yerini karanlığa bırakmıştı. Sanırım buraya gece gelmişti. Sokak lambaları tek ışığınız ise, karanlık her tarafınızı sarmıştır. Külüstür Ipodumda Black Sabbath dinliyordum. Sokak lambalarına yaklaşırken(limit x->sokak lambaları) sonsuz hıza ulaşıyor, sokak lambalarından uzaklaşırken (limit x->~) yavaşlıyor 0 a yakınsıyordum. Tam yavaşladığım anlardan birinde, yerde olan gözlerim bir kıpırtıyı farketti.
Bir sonraki ışıklara kadar nasıl gittiğimi anlatamam. Hemen ışığı geçer geçmez yavaşlamıştım. Evet arkamda bir canlı vardı, hala... İstemeye istemeye kafamı çevirdim arkaya: hırpani görünüşlü, yayvan yayvan yürüyen bir köpek. Ellerimi cebime sokup, ilerlemeye devam ettim. Bir sonraki ışık, daha sonraki, ondan sonraki... Gölge küçülüyordu. Fizik bilgim yetmedi, köpek mi uzakta, ışık mı, yoksa cesaretim mi. Pısırık pısırık evime doğru devam ettim. Kendimle gurur duymuyordum belki ama, ona "uymak" da istemiyordum. Ne de olsa sokak köpeğiydi ve birşey yapmadan ilerleyebilirdi.
Haksız çıkmıştım. Evimin bulunduğu sokağın başındayken son ışıkta hala onun gölgesini gördüğümde iyice bu akşamın olaysız bitmeyeceğini anlamıştım. Bir tepki istiyorsa bunu alacaktı. Evimin kapısına yaklaşmıştım. Anahtarımı aradım. Gerginlikten titremeye başlamıştım(Korkudan değil sevgili okur, gerginlikten). Evin dış kapısını açmaya yeltendiğimde kafamı tekrar arkama çevirdim ve evet 2 metre arkamdaydı. Solgun, durgun bakışlarla beni süzüyordu. Belki bugün yiyecek birşey bulamamıştı, son gücüyle saldıracak, etimi koparacaktı. Belki de evime almamı beslememi isteyecekti. Bu riski alamazdım. Sabrımın da yolumun da sonuna gelmiştim. Tek sıkımlık barutumu kullanmanın tam zamanıydı. Avazım çıktığı kadar gür, gırtlaktan bir sesle bağırdım.
"HOOOOOOŞŞŞTTT"
Köpek kaşlarını indirip, arkasını dönüp uzaklaşmıştı. Belki benim geldiğim yolun sonu, onun yolunun henüz başıydı. Daha o tek sıkımlık barutunu sıkmaya gerek duymamıştı. Eve çıkınca tv yi açtım. Tv de Meksikada geçen bir "teenage" korku filmi vardı. Yine gözlüklü ilk ölendi, üzüldüm ve gözlük takmaya mecbur kalmamak için hemen yattım.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder