29 Haziran 2011 Çarşamba

Bisikletleri ezmesinler

Arkada korkulu gözlerle bakan çocuklar, önemli değil onlar. Döversin de, seversin de.. Hiç yüzüne bakmadan, iş ve aş ile gözünü boyayabilirsin de. Ön tarafta bir panzer, altında bir bisiklet. Ve hayır orada tesadüfen bulunan bir bisiklet değil. Zorla panzerin altına yerleştirilen bir bisiklet.

Nasıl düşman edilir insanlar?
Hep nefret ettim mahallede top patlatan amcalardan. Arabamla mahalle aralarından giderken, inanılmaz dikkatli olurum sırf o topu patlatmayayım diye. Çünkü yarıda kalır eğlenceleri. O onların belki ailelerine binbir yalvarış ile aldıkları tek eğlenceleridir. Arda olurlar, Quaresma olurlar, Alex olurlar. Oldukları yerden başka bir yerde hissederler kendilerini. Sürerler bisikletlerini, rüzgarı hissederler. Mutlu olurlar herşeyden önce.

Çocuklar mutlu olmalılar. Mutlu edilmeliler.

kaynak- radikal

22 Haziran 2011 Çarşamba

Kesif Çileler Zamanı

30 Mayıs 2004 tarihinde başladı herşey. Süleyman Seba'yı istemezük diye bağıra çağıra göndermiştik. O güzel insanın gözleri dolu yaptığı konuşma hala gözlerimin önünden gitmiyor. Yenilikçi davranmak gerekiyor, yüzyılı kaçırmamak, sansasyonlar yaratmak gerekiyordu. Bir hülyaya kurban gitmiştik.


Ülkem temelleri hep aynı formül üzerinden dizayn edilmişti. 1950'lerden bu yana girdiğimiz eksen, tüketim toplumu olmak üzerineydi. Herşeyi dışarıdan satın alarak günlük ihtiyaçlarımızı bile karşıladığımız oldu. Hem sanayi hem de tarım alanında gitgide dışarıya mahkum bir yapıya kavuştuk. Diğer yandan planlar kusursuz işlemekteydi. Popüler kültürün satışından, insanların hoşuna gidecek çok malzeme çıktı. Bu kültür ile insanlar sadece kendi hayatlarındaki ufak ayrıntıları önemser, toplum yaşantısını, iktisadi gelişmeyi, insanca yaşamayı sadece kendisine yansıdığı ölçüde reddeder olmuşlardı. Afyonları iyi değerlendirdiler ve insanları sadece yaşam mücadelesine bakan bir yapıya kavuşturdular.

1980'lerde yapılan darbe sonucu buna karşı çıkan yüzbinler sindirildi. O yönde bir hayat yoktu kimse için. Sadece yaşayacaklardı. Sorgulamayacaklardı. Demokrasiye yapılan balans değildi önemli olan, topluma yapılan balanstı. Toplum istenilen düzeye çekildi. Bunun ardından da büyük kutuplar yaratıldı. İnsanların etrafında toplanacakları bu kutuplar, herkese uygun gelebilecek ülkeyi bir şekilde kapsayacak yapılara kavuşturuldu. Bu iki kutuba katılmayanlar ise marjinaller olarak etikenlendiler. 

2000 li yıllar bize hiç ama hiç iyi gelmedi. Boşuna SON BARİKAT demedik. Kazanılması gereken bir kaleydik. Kaybettik. Şimdi yüzmilyonlarca lira borcumuz var. Borçtan da önemlisi, kendi taraftarımızı kaybettik. Ruhumuzu kaybettik. Futbol sadece futboldu belki. Ama içinde bulunan taraftarlar bir topluluktu. Bu topluluğu oluşturan değerleri kaybettik. Değiştirildik, dönüştürüldük. 

O'nunla ben kendimizi bir çatışmanın ortasında bulduk. Savunduğumuz değerleri birer birer kaybetmenin hezeyanıyla bir şeyler yapmaya çalıştık. Ama çocuktuk. Elimizden birşey gelmedi. Şimdi birşeyler yapma zamanıdır. 2004'den beri bizi sömüren, kendine mecbur hale dönüştüren bu yapıya karşı isyanımızı ortaya dökme zamanıdır. Şimdi iş zamanıdır. EYLEM zamanıdır. SEN'i bekliyoruz.

12 Haziran 2011 Pazar

kaleye geçerim ben

Okul takımı için kaleci seçmeleri yapılıyordu. Yaş 11 di henüz. Okulun olan "futbol topu" ile beden eğitimi dersinde seçmelerdeydik. Her zamanki gibi çift kale maç yapılmış, oyuncular üç aşağı beş yukarı belirlenmişti. Ancak en zoru kaleci seçimiydi. Bunun için sanki tüm seçmeler kafa kafaya gitmiş, yan top, bire-bir, kademe, topu oyuna sokma gibi herşeyde aynı performansı göstermişiz gibi, penaltı atışlarına kalmıştı herşey.

Oldum olası son dakikada belirlenen şeyler beni heyecanlandırmıştır. Örneğin bir tabata transferi, gs ile yaptığımız şampiyonluk maçı (2002-2003 sezonu- "sergen attı şampiyonluk geldi"), 3-4 lük fenerbahçe maçı gibi. Ancak bu bambaşkaydı. kenardan izliyor olmakla, dahil olmak, içinde olmak bambaşka şeyler. İlk defa oyunun içinde olma şansı sunuluyordu.

O sıralar semtimizin amatör liglerde olan takımında kalecilik yapan abimden bana bazı eşyalar kalmıştı. Kaleciliğe adım atmayı planlıyordum. Ama zorla giydirilen üniformayı (gri, pütürlü pantolon, düz mavi gömlek ve bordo kravat üzerine koyu lacivert 2 düğmeli ceket) değiştirme şansı bulamayacağım için, kaleci eşofmanlarımı yanıma almamıştım. 50 dakikalık beden eğitimi dersleri büyük sıkıntıydı tabi o zamanlar. Giyinmeye soyunmaya vakit bulamazdık.

Penaltı atışları başlıyordu. Çok da umursamayan hareketlerle 3 golü her ikimiz de izledik. 4. penaltıda artık birşeyler yapmam gerektiğini hisseden ben o beklenen hareketi gerçekleştirmiştim. Beton zeminde, taşlardan kurulu 3.5m kadar ama asla metre olarak ölçülmeyen, ayak hesabıyla kurulmuş kalede, artık bu atışmayı bitirecek hareketi yaptım.

Sağ tarafıma doğru inanılmaz sert(ben de inanmıyorum ama öyle göründü bana) bir şut gelmişti. Her seferinde sanki baraj kurdurmuş gibi sol tarafı kapatıp, sağ tarafı açık bırakırdım. Sola doğru nasıl gidebilirdim ki? Ters oluyordu o. Sağdaki geniş boşluğu gören sevgili arkadaşım o bölgeye doğru gönderdiğinde topu, uzadıkça uzadım.

Havada olmak mükemmel bir duygu zaten. Bolca inşaat yapılan bir dönemde çocukluğumu yaşadığım için, eğlence olarak inşaatların ilk katlarından kum birikintilerine atlaya atlaya büyüdüm. Bazı durumlarda uçma hevesimin zirve yaptığı da olmuştur ama ufak tefek kazalarla atlatmışımdır. Yine de uçmak, her ne kadar düşeceğinizi bilseniz bile muhteşem bir şey.

Topu kurtardığımı hatırlıyorum, ama daha çok dizimde oluşan yarayı unutamıyorum. İşte o gün, özveri gösterdiğimi anlayan öğretmenim takıma almıştı beni. Tıpkı kalecilikte olduğu gibi, sahanın içinde de aldığım görevler hep sonuca etki etmeyecek, sessiz sakin takılabileceğiniz, koşacağınız, mücadele edeceğiniz bölgelerdeydi. Her zaman görevimi yapmayı ilke edindim.

Ben de isterdim ki Feyyaz olayım, Metin olayım. Ama Recep oldum, Rıza oldum, Fevzi oldum. Birileri geçmeliydi, birileri yapmalıydı. Ben yaptım.

Bir süre sonra, birilerinin yapması gereken bir işi üstleneceğim yine. Ön ayak olmak için. Yanımda birilerini sürükleyebilirsem ne mutlu. Bilmem katılır mısınız?